Bir Yerlerim Ağrı’yor


Son bir aydır zaten var olan öksürük birkaç gün içinde giderek beni daha bir rahatsız etmeye başlamıştı. Göğsüme bazen de omuzlarıma vuran bir ağrı ve arada bir nerelerdeyim ne yapıyorum diye sormaya gelen nefes kesilmeleri hiç olmadık yer ve zamanda yakama yapışıp alacaklı gibi aldığım nefesin hesabını sorunca çok dayanamayıp günlerimden mustarip bir halde Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Hastanesi’ne gittim. Bir dizi hastalık içinde benimkinin ne olduğunu öğrenmek için birkaç test yaptırıp daha sonra gelip sonuçları almak üzere hastaneden çıktım. Üç gün sonra aynı hastanenin kapısını iki defa daha kullandıktan sonra hastanenin bahçesinde rastladığım boğazında karanlık bir delik olduğu halde bir elinde yarıya kadar tükenmiş sigara olan ve diğer eliyle tuttuğu telefonla fısıltı halinde konuşan kadından özür dileyerek çakmak istedim. İzmir’e geldikten iki sene sonra hastanenin bahçesinde elimde akciğer kanseri olduğum yazılı raporla boğazındaki delikten nefes alıp veren kadından sigaramı yakmak için çakmak istediğimde kansere rağmen sigara içen kadının, ümidine değil umursamazlığına sığınmıştım ancak ilk fırsatta yakama yapışan öksürük nöbeti ile doktorun kansere yakalanmışsınız Osman Bey dediği andaki korkuma geri dönmem çok sürmedi.

Hastaneden ayrılırken eve gitmek için bindiğim belediye otobüsünde önümden geçen yuvarlak gözlüklü kız yaklaşık bir ay önce ayrıldığım İzmirli birini hatırlattı bana. Çok konuşmuştuk sevgili olmaya karar vermeden önce, kim kimdir kimin nesidir bilmek gereği karşı konulmaz bir sevgiden ve aşktan ağır basmış olacak ki bağlanmadan önce kime bağlandığını bilmek için bir süre kendimizden bahsetmiştik. Babasının onu küçükken sarı civcivim diye sevdiğini ve köyden köye arabayla gezip kavun sattıklarını anlatmıştı bir defasında. Kavuncu, kavuncu! diye bağıran saçları kısacık kesilmiş, ağzında kocaman bir gülümsemeyle henüz dokuz onlarında bir kız çocuğu gelmişti gözlerimin önüne. Daha lise dönemindeyken bir arkadaşımla Ağrı sokaklarını gezip beş liraya içinde “bu böyle gitmez arkadaş” yazan gazeteler dağıtırken kendimizi nasıl da yüce bir varlığın kutsal parmakları gibi gördüğümüzden söz etmiştim ben de. Yaşadığı yerde Ağrılı olduğunu söylediği bir erkekle İzmirli bir kızın evliliklerinde anlaşamadıklarını sürekli tartıştıklarını duyduğunu, çevresindeki insanların Doğu ile Batı insanı arasında bir kültür farkı olduğu için birbirini anlayamayacağını düşündüğünü söylemişti daha sonralar. İkimizde buna karşı çıkmış, olur mu öyle şey diye yakınmıştık. Bundan yaklaşık bir iki hafta sonra anlaşamıyoruz, düşüncelerimiz farklı demek için gece saat dokuz civarı fakültenin oralardaki bankın birinde biraz oturmayı teklif etmiş ben de kabul etmiştim. Konuşma bitip de kalktığımızda ben şu taraftan gideceğim demiş o taraftan kaybolup gitmişti. Otobüsten inerken Batı diye düşündüm. Parlak güneşin altında kendini ele veren beyaza kesmiş bacaklar ve deniz kenarına vuran midye kabukları…Orkestralar, tiyatro gösterileri, keman ve piyanonun kırmızı bir şarapla dopdolu kadehe olan edepli arkadaşlıkları… Doğu diye düşündüm. Doğu diye düşünemedim. Çocukluğumun geçtiği Ağrı’ya dair aklıma hiçbir şey gelmedi. Bir sigaranın daha bitimindeydim ki göğsümde hissettiğim acı ile bugüne döndüm. Bir an için çocukluğumun geçtiği dağlara, yükseklerinde erimeye yüz tutmuş karından yediğim, toprağından fışkıran sudan içtiğim Ağrı’ya gitme ihtiyacı duydum. Birkaç ufak düşündükten sonra, aslında düşünmek umurumda değildi, akşamüzeri bavulumu yanıma alıp yola düşmüştüm bile. Otobüs bir kadının ince kemikli bir elle piyanonun tuşlarını okşaması gibi asfaltı yumuşacık okşayarak İzmir’den çıktığında göğsümdeki ağrıdan ve öksürükten bir müddet huzura kavuştuğum için başımı otobüsün camına koyduğum gibi uykuya yenik düştüm. Yolculuk boyunca ara ara öksürük ile uyansam da hastalık nedeniyle bir hayli yorgun olduğum için her defasında tekrar uyudum. Ertesi gün Doğubayazıt istikametine giden otobüsten İpek Yolu’nun 2025 rakımdan inişe geçtiği yerde, Diyadin’e bağlı Yeniçadır Köyü yakınlarında indim. Çocukluğumun geçtiği dağlara, kurak tepelere ve kopmuş bir tespihin taneleri gibi rastgele o tepelere yayılmış otlayan koyunlara uzunca bir baktıktan sonra eskiden yaşadığım eve,köye doğru yürümeye başladım. Eve vardığımda karşımda yüzyıllık taşlardan örülme iki odalı bir kalıntıdan başka bir şey görmediğim için şaşırmadım. Evin kırık kapısından gittikçe küçülerek hatta on on beş yaşlarında bir çocuk olarak girdim. Ortada on yıl öncesinin çocukça hislerine, hayallerine yıllar sonra içinde başka bir şehrin ve bir kadının arzusu olduğu halde rasgelmenin yarattığı bir tuhaflık vardı ve benim, göğsümdeki ağrı izin verdiği kadarıyla o tuhaflığı yaşamam gerekiyordu. Nitekim gece bire kadar salonun toprak zemininde yaktığım ateşin karşısında bu tuhaflığı yaşayıp bitirdim. Kendime geldiğimde kanser beni iyice yıpratmadan önce Ağrı’yı baştan aşağı gezmeye karar verdim. Ağrı’yı tanımadığım sürece İzmir’e duyduğum hayranlığın dolayısıyla ayrıldığım kişiye olan özlemimin bitmeyeceğini düşünüyordum çünkü şehirle kadını birbiriyle o kadar özdeşleştirmiştim ki birine olan sevgim diğerine olan sevgimi arttırıyordu. Bu nedenle Ağrı’yı severek bu döngüyü kırabileceğimi düşünmüştüm.

Sabahın ilk ışıklarıyla, Ermeniler Ararat der, Ağrı Dağı’na bir selam verdikten sonra gözümü İran taraflarına dikip Doğubayazıt’a gitmek üzere yola çıktım. Bunun için öncelikle köyün bağlı bulunduğu Diyadin ilçesine gittim. Köyden ilçeye giden araba sabahın beşinden yedisine kadar ev ev dolaşır yolcu toplar sonrasında bulabildiği yolcu kadarıyla ilçeye giderdi. Minibüste Ağrılı ünlü Dengbêj Şakiro’nun Emro isimli parçası çalarken güneşin dağa taşa sirayet ettiği yerden gür otların bulunduğu yükseklere doğru peş peşe sürüler yollanıyordu. Çocukluğumdan Diyadin’e dair hatırladığım kadarıyla her köyün ilçede bir kahvehanesi vardır. Köylerden gelen yolcular sabahın ilk çayını içmek, nicedir görüşmedikleri insanları görüp hal hatır sormak için sürekli gittikleri kahvelere geçerler ilkin. İlçe meydanında minibüsten indikten sonra bizim köyün erkeklerinin gittikleri kahvehanede yükselen güneşe karşı bir çay içip daha sonrasında Doğubayazıt’a doğru yola koyuldum. Bu arada biraz öksürdüm, sonra kırmızılaşan taraflarını sakladığım mendilimi cebime koydum. Arabanın camından uzaklara kadar uzanan buğday ve arpa tarlaları arasında gezinen işçileri görünce aklıma geldi, bir defasında babam evde yokken ahırdan tırpanını alıp gizlice evin yakınlarındaki otları biçmeye kalkışmıştım da parmağımı yaralayınca tekrar yerine koymuştum tırpanı.

Arabanın penceresinden uzaklara doğru sarı sıcak uzanan toprağı görünce anladım, buralarda güneşi görmek için göğe bakmaya hacet yok. Göğe bakma durağı olmadığı için değil güneşin alabildiğine uzanan buğday ve arpa tarlalarına sirayet etmesinden. Üç saat içinde öncelikle Doğubayazıt’a varmış daha sonra oradan İshak Paşa Sarayı’na gelmiştim. Ahmed-i Xani türbesine varıp bir dua okuduktan sonra türbe yakınlarında bulunan bilgilendirme yazılarından Xani tarafından yazılan Mem û Zin Destanı’nı okumaya başladım. Bir ara İzmir’e gidip geldi gözlerim. Ben ne kadar onsuzsam o da o kadar Ağrı ’sızdı. Gittikçe çocukluğumu, Diyadin Kaplıcalarında derimizi haşladıktan sonra oturup bir karpuzu baştan sona yediğimiz günleri daha bir hatırlıyordum. Annem tandırı yakar, değirmende öğüttüğümüz buğday unundan ekmekler pişirir, biz okuldan geldiğimiz gibi taze bir saç ekmeğini katlayıp koynumuza koyar köyün etrafını saran dağların doruklarını seyretmek üzere köye hakim bir yerde bulunan su deposunun üstüne çıkardık. Büyük Ağrı Dağı’nın eski devirlerde yaşayan bir dev olup tanrı tarafından lanetlendiği için bir dağa çevrildiğini Küçük Ağrı Dağı’nın da yavrusu olduğunu ve onun gibi lanetlenip dağa çevrildiğini anlatırdık birbirimize ekmeklerimizden koparırken. İkindiye doğru artan öksürük ve yorgunluk nedeniyle eve dönmeye kararı verdim. Yolda yolcunun teki hemşerim nereye gidiyorsun, Karaköse’ye mi diye sordu. Karaköse Ağrı şehir merkezi için kullandığımız isimdir. Doğubayazıt yolu üzerinde yer alan Yeniçadır köyüne gideceğimi oralı olduğumu söyleyince pek buralıya benzemediğimi daha çok batıdan buraya gelen birine benzediğimi söyledi gülümseyerek. Göğsümde bir acı hissettim. Sonra biraz öksürdüm ve kırmızıya kesilen peçeteyi paketinden çıkardığım gibi tekrar gizlice cebime sakladım.

Arabada Ağrı Radyo ve Televizyonu’ndan bir Anadolu türküsü seslendiriliyordu. Türkü arasında bir iki defa Art FM diye bir ses duyunca lise zamanlarımı hatırladım. Ağrı Fen Lisesi’nde okurken lisenin yurdunda kalıyordum. Bir gün ikisi Patnoslu, biri Doğubayazıtlı olan oda arkadaşlarımla Art yayınına bağlanıp bir Ahmet Kaya türküsü çalınmasını istemiştik. Türkü çalınınca hiç kimsenin yapamayacağı bir şeyi başarmış gibi ağzımız kulaklarımızda birbirimizin yüzüne bakmıştık. Akşama doğru elimde İshak Paşa Sarayı önündeki hediyelik eşya satan tezgahtan aldığım şekerle köyün üst bölgesindeki kaldığım yıkık eve geri döndüm. Salonun ortasında bir ateş yakıp yanına oturdum. Ateşin yaydığı ışıkla salonun duvarlarında gölgeler doğmaya başladı. Ellerindeki odundan yapılmış kocaman tokmaklarla karşılıklı buğday döven iki köy kadını ritmik nefes alışverişleriyle ve birbirinin sırasını bilerek taze yıkanmış buğdaydan bulgur çıkarmaya çalışıyorlardı gölgelerde. Onlardan biraz uzakta bir kadın gölgesi omuzunda bir su testisi ile eşi ve çocuklarının çalıştığı tarlaya yürüyordu. Belki bir kadın gibi sevilecek değildi ancak kırık pencereden gelen rüzgarla harlanan ateşin gölgesi gittikçe yatağını genişleten ve dışarıdan bakıldığında yukarıdan aşağıya akıyormuş izlenimi veren bir suyu, Murat Nehri’ni canlandırıyordu. Derken ateş yavaş yavaş sönmeye yüz tutarken duvarın sol alt tarafında biri sekiz diğeri otuzlu yaşlarda iki gölge belirdi. İki yumurtaya şu şekerlerden kaç tane alabilirim diye sordu sekiz yaşlarındaki gölge iki yumurtaya bir tane şeker veririm diye cevapladı otuzlu yaşlardaki gölge. Yedi yaşın bir gününde bir minibüsün arka koltuğunda akşamüzeri ilk defa Karaköse’yi gördüğüm zaman bütün binaların beyaz ışıktan nasıl parladığını gördüğüm anki halim geldi gözlerimin önüne. Sabah saat altı civarı uykudan uyanınca evin arka tarafında akan suda elimi yüzümü yıkadıktan sonra Büyük Ağrı Dağı’na büyük Küçük Ağrı Dağı’na küçük bir selam verip Taşlıçay’a Balık Gölü’nü görmek üzere yola çıktım. Doğubayazıt ile Karaköse arasında yer alan şirin Taşlıçay’a 26 km uzaklıkta ve 2241 rakım yükseklikte olan Balık Gölü’ne ilk defa geliyordum. Ortasındaki küçük adada yabani ördeklerin seslerinin geldiği gölün kenarına oturup soluklandıktan sonra aşık olacağım, aziz bileceğim bir suyun farkına varmış, hiçbir şeyi olmayan kimselerin yaptığı gibi birilerine sezdirmeden içindekilerle beraber tüm gölü aklıma alıp saklamıştım.

Biraz böyle gölle haşır neşir olduktan sonra belki birkaç saatliğine Taşlıçay’ı gezerim diye göl tarafından ilçeye dönen minibüse bindim. Minibüs hareket etmeye başlayınca aynı ekibin üyeleri oldukları izlenimi edindiğim yedi sekiz kişi arasında Ağrı Dağı hakkında koyu bir sohbet başladı. Grubun rehberi olduğunu tahmin ettiğim kişi buradan Doğubayazıt’a geçip orada kendilerine için gerekli malzemeleri (ucuza) temin ettikten sonra dağı keşfetmeye başlayabileceklerini söyledi. Dağı keşfetmek sözünü duyunca heyecanlandım. Özür dileyerek söze karıştım. Çok yakın bir zamanda İzmir’den Ağrı’yı gezmek üzere buralara geldiğimi ancak kendi imkanlarımla pek ilerleyemediğimi ve eğer kabul ederlerse onlara katılmak istediği söyledim. Aynı ideal etrafında aynı şartlarda bir araya gelen bu insanların benden hoşlanmayacaklarını öngördüğüm için aslen İzmirli olduğumu onlar gibi bu şehre yabancı olduğumu, yazdığım bir kitap hakkında bilgi edinmek üzere Ağrı Dağı’na çıkmayı amaçladığımı söyleyince beni aralarına kabul etmede zorlanmadılar hatta içlerinden biri merak edip yazdığım kitap hakkında birkaç soru bile sordu. Kitabın adının Ararat’ta Bir Peygamber Gemisi şeklinde olacağını söyledim.

Birkaç öksürüğü kendimi sıkarak atlattıktan sonra başımı İpek Geçidi’nden inen minibüsün camına dayayıp düşünmeye başlamıştım ki yol kenarında sürülerini otlatan çocuklara takıldı gözlerim. On üç yaşlarındayken arkadaşlarımla beraber yazın her gün İran’dan gelen bir dizi tırın ülkenin içlerine doğru akıp gittiği yolun kenarında koyun otlatırken kimisi bükülmüş, kimisi kar ve yağmurun etkisiyle yıpranmış, üzerinde Bursa’nın Kayseri’nin adı yazan ambalajlardan dünyayı biraz daha keşfetmenin bizi nasıl da büyüttüğünü ve bu yaşlara kadar getirdiğini düşündüm. Ne kadar zaman oldu bilemiyorum önceki gün İshak Paşa Sarayı’nı görmeye geldiğim Doğubayazıt’a varmış bulunduk. Biz ilçe merkezinde biraz alışveriş yaparken rehberimiz bizi dağa götürecek arabayı ayarlamak için hararetli birkaç telefon görüşmesi yaptı. Yarım saat içerisinde hazırlıklarımızı tamamladığımız halde rehberimiz bizi alacak arabanın gelmesine daha yirmi dakika olduğunu söyleyince her haliyle yabancı oldukları için bu sürede ne yapacaklarını kestiremeyen grup üyelerine buranın çayından bahsettim. İran’dan getirilen çayının güzelliğinden biraz dem vurduktan sonra ekipçe bu yirmi dakikayı çay içerek harcamaya karar verdik. Çaylarımızı içtiğimiz esnada gruptaki en genç arkadaş Doğubayazıt’ın eskiden şehir merkezi konumunda olduğuna dair internette bir şeyler gördüğünü söyledi. Bir zamanlar babamla Rusların buraları işgal ettiği zamanlar hakkında konuşurken babamın dedemlerin, zamanında hastaneye vesaire önemli işlerini görmek için Karaköse yerine Doğubayazıt’a gittiklerini söylediğini hatırladım. İki dakikadır bizi bekleyen araca geçmek için yerimden kalkarken evet diye geçirdim içimden. Daha yeni arabaya binmiştik ki rakımın gittikçe artmasından mıdır bilmem belirgin bir nefes darlığı hissetmeye başladım. Hastalıktan kaynaklanan geçici bir şeydir diye pek önemsemedim. Bunu takiben bir iki şiddetli öksürük krizi ile sarsıldım. Kendime geldiğimde arabadakilerin tuhaf bakışlarının üzerime toplandığını fark edince yüzüme yerleşen çarpık gülümsemeyle sigara adamı öldürür diye geçiştirmeye çalıştım ama sağlığım iyi değilse tırmanıştan vazgeçmem gerektiği, bunun herkes için daha iyi olacağına dair bir iki sözden başka bir şey duymadım. Yolculuğa katıldığım andan beri benimle hiç konuşmayan ve beni umursamadığını düşündüğüm zayıf, kafasında renkli bir bandaj taşıyan kadının endişe ile yüzüme baktığını fark edince bunu yapabileceğime dair inandırıcı olduğunu düşündüğüm birkaç cümleyi peş peşe sıraladıktan sonra herkes tekrar önüne döndü. Önümüzdeki dağ diye söze girdi rehber Nuh’un ve çocuklarının evi. İlk kez 1800’lü yıllarda yapılan tırmanıştan sonra dağcıların bu dağın tepesinde Nuh’un gemisinin iskeletini gördüklerini ifade ettiklerini ve hatta Kur’an’da geminin Cudi Sıradağlarına oturduğundan ve Ağrı Dağı’nın bu sıradağ içerisinde yer aldığından bahsetti. Ardından grup üyeleri tırmanışa dair planları hakkından konuşurlarken arabanın yakınlarda bir taşın üstüne oturup bir sigara yaktım ben de. Bu sırada arabadayken yüzüme endişe ile bakan kadın geldi yanıma. Kaçıncı evre diye sordu. Ne kaçıncı evre diye sordum şaşkınlıkla. Arabada yakalandığım öksürük krizinde ağzımı kapatmak için kullandığım peçetede kırmızı lekeler gördüğünü bunun olsa olsa kanser olabileceğini söyledi. Utançtan kıpkırmızı kesildim. Kanser hakkında pek bir bilgim olmadığı için bilmiyorum dedim. Başka bir söz konuşmadığımız beş dakika içinde hazırlıkları tamamlayan ekip üyelerinin ardından yavaş ama kararlı adımlarla tırmanışa başladık. Ağrı’yı sevmeye, keşfetmeye yaklaştıkça aklım İzmir’e daha az gidip geliyordu. Bu nedenle bu tırmanışı yapmak ve Nuh’un Gemisi’nin izlerini bulmak benim için hayati önem taşıyordu. Bunun için tırmanış esnasında daha az sigara içmeye kara verip kendimce önlem almaya bile giriştim. Ancak daha iki yüz metre yürümüştük ki nefes darlığı çekmeye başladım. Grup tek sıra halinde ilerlerken zincirin en son halkasını oluşturan ben yavaş yavaş geriye düşmüştüm. Bu durumu fark etmiş olacak ki kafasında renkli bir bandaj olan kadının da benimle beraber yavaşladığını hatta beni bekler gibi bir hali olduğu sezdim. Bu şekilde bir on dakika yürüdükten sonra beni bekler gibi olduğunu söylediğim kadın yanıma gelip neden bu kadar hantal davrandığı sordu. Yoksa hastalıktan mı deyip yüzüme şüpheyle bakınca ona dağlara alışkın olmadığımı ilk defa tırmanış yaptığımı söyledim. Hem günde bir paket sigara içen herkesin başına gelebilecek bir şey diye de ekledim. Kadın tekrar pek ikna olmadığı halde ikna olmuş gibi yapıp yürümeye devam etti. Sonraları ne oldu bilemem ayaklarımın gittikçe ağırlaştığı hissettim. Artık neredeyse nefes alamayacak duruma gelmiştim. Bir ara etraf dağ kekiği kokusuna kesti. Annem çaya çorbaya katsın diye kekik toplamaya çıktığım yaşımdaki gibi ellerimden elbiselerimden kekik kokusu akıyordu. Sonra yerle gök birleşti birden. Bir ara bir iki kişinin kolları arasında taşınırken kendime geldim ancak yerle gök tekrar birleşti. Ağrı’dan gittikçe uzaklaşan bir arabanın arka tekeri üzerinde sallanıyordu başım. Nuh’u bulmam gerekiyor deyip duruyordum . Arabanın tekeri bir yükselip bir alçalırken kekik kokusu geliyordu her yerden. Nuh’u bulmak Ağrı’yı sevmek gerek diyordum. Bir yerlerden gelen bir ses örtüyordu sesimi, “Konma bülbül konma nergis daline Öldürürler aman bir yar yoluna Ben de kurban olam fidan boyuna Demeyin demeyin aman yârin vuruldu Kanı duruldu köye duyuldu Eleşkirt’ten çıktım yüküm eriktir Açmayın yarem delik deşiktir Benim sevdiceğim taze feriktir”


3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör