Bronz Tenli Çocuk


Beyaz bir tabloydum. Yok, hayır bir duvardım. Kirliydim, yaşamıştım, çok uzun yıllar yaşatılmıştım ama boştum. Kirli ve kullanılmıştım ama henüz boştum. Gri bir tabloydum. Büyüktüm. Bilmem kaç hayat yaşardım hala. Gördüm, onu gördüm. Bana doğru geliyordu. Gözleri üzerimdeydi. Gözleri bana baktı beni görmedi. Zihni, zihni çok kalabalıktı öyle ki ona dahi yer yoktu. Yeri yoktu, evi yoktu, zihninde kendine yer yoktu. Buraya, yanıma gelmişti yaşamak, kalmak için. Yaklaştı.

Kumral saçları vardı. Yaklaştı. Teni bronzdu. Yaklaştı. Gözleri kahverengiydi. Yaklaştı. Güzel bir yüzü vardı. Yaklaştı. Sol gözündeki kirpikler daha çoktu. Yaklaştı. Sağ burun deliğinin altında ufak bir ben vardı. Yaklaştı. Sağ gözünün altında iki, sol gözünün altında üç çizgi vardı. Yumruğunu yüzüme indirdi sonra diğer taraftaki yumruğunu. Sol, sağdan daha sertti. Ağladı. Sanki biri duyacak diye ödü koptu. Sessiz sessiz ağladı. Affettim. Sol yumruğunun sertliğini, sağ yumruğunun hayal kırıklığını affettim. Birden arkasını döndü ve hızlı adımlarla geriye, geldiği yere döndü. Tek hatırladığım yüzünde oluşan umut ışığıydı. İki saat geçti, güneş beni ısıttı öyle ki kimse demir tırabzanlarıma dokunmaya cesaret edemedi. Güneş battı, demir tırabzanlarıma dokunacak kimse kalmamıştı. Ay doğdu. Ay hep kendini gökyüzüne beğendirmek için tüm ışığını kullanıp yorulurdu, seslendim duymadı. Belki de duymak istemedi. Uykuya dalacağım vakit o geldi: bronz tenli çocuk. Gözlerimi sonuna kadar açtım. Elinde bir poşet vardı, içinden birbirine değip ses çıkaran demir sesleri işitiliyordu. Yaklaştı. Korktum. Yaklaştı. Ona ne olmuştu? Yaklaştı. Onun umut ışığı tekrar sönmüştü. Yaklaştı. Sevindim. Yaklaştı. Üzüldüğün de yanına ilk geldiği arkadaşı bendim. Yaklaştı. Ben ilk defa birisinin ilk arkadaşı olmuştum. Yaklaştı. BEN İLK DEFA BİRİSİ İÇİN ARKADAŞ OLMUŞTUM!

Yaklaştı. Şimdi tam olarak ayaklarımın dibindeydi. Poşetten iki demir kutu çıkardı, kapaklarını açtı. Burnumu keskin, çok keskin bir koku kesti. Sonra gözlerim kapandı. Canım, canım çok acıyordu. Bana ne oluyordu? Bedenim, bedenimin değiştiğini neden hissediyorum? Neden yarıldığı için içi sıvı dolan yaralar hissediyordum? Gözüm kapalı olmasına rağmen onları acıtıp, ıslandıran bu ışık da ne? Adım sesleri uzaklaşıyor. Sessizlik. Gözlerimi açtım. Güneş doğmuştu. Önce esnedim, kollarımı gerdiğimde gördüm onlanları. Yapılanları gördüm. Ağladım. Kullanılmıştım. Sonra bir genç tam dibimde durdu, telefonunun ekranına doğru eğildim. Oradaydım. Birisi tarafından paylaşılmış, binlercesi tarafından beğenilmiştim. Üzerime ismini dahi sayamadığım boyalarla şekiller çizilmiş, bazı alanlar kesici bir aletle çizilmişti. Çocuk çift tıkladı ekrana, kocaman bir kalp çıktı kalbimin hizasına gelen detayında. Beğenilmiştim ama ben beğenmemiştim. Görenler güldü, acı çektiğim için kapattığım gözlerle görmeyen ben ağladım. Bronz tenli çocuk yaşamak, kalmak için değil beni de öldürmemek için gelmişti. Zihni doluydu ona yer yoktu, bende yer vardı, kalabilirdi. Ama o benle kendine yer açmayı seçti. O benim eksikliğimle kendine fazlalık açtı.


1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör