Dedem


Köy yerinde bulunursa şayet geceleyin gölgeleriyle beraber salınan ağaçlar ve çatıların sivri kenarlarından hışımla atlayan rüzgarın ıslıkları tuvalete gitmek için yatağından çıkmış yarı uykulu birine ölüm ve ötesinin de yer aldığı korkunç bir kabusu hissettirebilir. Köy yerinde tuvaletleri evin dışında bir yerde yapmak olağanlığına karşın karanlık bastıktan sonra ne zaman tuvalete gitmeye mecbur kalsam zengin bir hayal gücüyle bütün korkunç senaryoların izleyeni memnun edecek kadar tatmin edici işkencelerinde baş role çıkıyordum. Bir tek ramazan ayında köydeki çoğu evin gecenin bir yarısında lambalarının yandığını görmek ve evdekilerin de uyanık olması rahat bir şekilde tuvalete gidip ihtiyacını giderebilecek kadar cesaret veriyordu bana. Bazı durumlarda ise mehtabın ve ağaçların dallarını okşayan rüzgarın etkisiyle gecenin bir vakti eli pijamasında işemek için dışarı çıktığımda kendimi romantik bir ortamda sonsuzluğun denizini bulandırıyormuşum gibi hissederdim. Yıldızların birer ikişer kaydığı gökteki boşluğa ağzını yarım metreden az açık unutmak dışında ne korkulur ne de üzüntü duyulurdu bu vakitlerde. 2013 yazının Ramazan Ayı’nda biraz da büyümüş olmamın etkisiyle artık cinlerden ve perilerden korkmuyordum. Özellikle de büyüklerimizden duyduğumuz gerçek mi yoksa evden uzaklaşmayalım diye bizi korkutmak için uydurulmuş bir hikaye mi olduğunu kendi aramızda hayli tartıştığımız çocukları kaçırıp organlarını türlü işkencelerle çıkartıp zengin insanlara satan ve belleğimde siyahlar giyinmiş korkunç yüzlü insanlar olarak tasvir ettiğim kişilerden eskisi kadar korkmuyordum. Yine de aslında insan için korkuların asla bitmediğini sadece yerine yenilerinin geçtiğini öğrenmem için aradan çok zaman geçmesine gerek kalmadan üzerinde ciddi anlamda kafa yoracağım yeni bir korku keşfettim. O yaz, evleri köyün mezrasında bulunan dedemin hastalandığını öğrendim. Zaten yaklaşık bir sene öncesinde tansiyon nedeniyle vücudunda kısmi bir felç oluşmuştu. O sıralar babam İstanbul’da çalışıyor olduğundan ölüme ve ölülere dair olan şeylerden fazlasıyla korkan annem dedemle ilgili korkusunu, üzüntüsünü her ne kadar istemese de benimle paylaşmıştı. O zamanlar bütün bunlardan ayrı İpek Yolu’nun Diyadin-Doğubayazıt arası bir yerinde İran sınır kapısından Türkiye’ye, Avrupa’ya mal taşıyan tırların şoförlerinden sigaraları bittiği zaman iki parmağını dudaklarına götürüp işaret ederek sigara isteyen arkadaşlarla beraber evden uzak olduğum anlarda sigara içmeye bileniyordum. Köy yerinde eve gelen misafire sigara ikram etmek, küllük uzatmak yine tarlada çalışan işçilere günlük sigara vermek ve bayramda pahalı olduğu için normal şartlarda içilmeyen sigaraları bayramlaşmaya gelenlere içinde şeker ve lokumların olduğu bir tepside sunmak gibi gelenekleri görünce sigara içmenin özel bir şey olduğunu düşünüyorduk. Bu nedenle kendi payıma sigara içtikçe kendimi artık birçok soruna karşı daha olgun, daha bağışık hissediyordum. Bu yüzden annemim bir insana, en yakınlarından birine yönelik söylediği “ölecek galiba” sözü ölüm hakkındaki çekincelerimi örtmeme ve daha dik durmama neden oldu. Birkaç gün boyunca gündüzleri annemle dedemlere gidip akşamları tekrar hayvanlara bakmak ve kardeşlerimin ihtiyaçlarını gidermek üzere dönmeyi kara verdik. Geceleri sahur için yatağımdan çıktığımda ay ışığında sallanan ağaçların gölgesinin bir büyüyüp bir küçülerek şekilden şekle girmesi, yarı karanlık ve sonsuz bir gök sonra on litrelik sıvı yağ teneke kutularından bozma bir sobanın üstünde çay yapmak ötede beride yanıp sönen evlerin sarı ışıkların karanlığa meydan okuyuşu ve onlar kadar içlerinden birinin kuyruğuna basılmış ya da bir şeyler görmüş köpeklerden birkaçının havlamaları… Tan atmasıyla yola çıktık. Buğday tarlalarının arasından kararlı bir tempoyla dedemlerin evine vardık. Annemle odaya girince uzun zamandır görmediğim dedemi oksijen tüpüne bağımlı ve son derece zayıflamış, ayakları şişmiş bir halde görünce içimi ölüme ve bilinmemezliğe dair bir korku sardı. Dedemin tam karşısına dayılarımın yanına oturdum ve bakışlarımdan rahatsız olur endişesiyle arada kaçamak yüzüne bakışlar dışında hep başka taraflara bakmaya çalıştım. Hayatımda gördüğüm ölüme bu kadar yakın olan tek insana biraz korku biraz hayranlık ve biraz da merakla bakıyordum ancak yüz ifadesinde yorgunluktan başka bir şey seçemiyordum. Sonraki günler geceleyin salınan ağaçlardan yere inenler, evlerin duvarlarında, ay ışığının vurduğu toprakta bir büyüyüp bir küçülen gölgelerin dansı, rüzgarın uğuldamaları, çaydanlığın altında acayip bir karanlık noktada birleşen alevlerin dinginliği, ellerime ve yüzüme bulaşan is ve bütün bunların sonunda bir sessizlikte aniden kıyamet kopmuş gibi ve karınca deliğine kadar yayılan ezan sesleri ile başlayıp dedemlere ziyaretten dönüp yaşam, ölüm ve bunların arasındaki uzun ergenliğe karşı bir sigara yakmakla bitiyordu.

Bir süre sonra dedemin durumunda bir değişme olmayınca üstüne bir de evde bakılması gereken hayvanlar ve çocuklar için ekmek pişirmek gerekince ziyaretlerimizi azalttık. Ramazan Ayı sonlarına doğru bir sahur zamanında sallanan ağaçların gölgesinin bir uzayıp bir kısaldığı bir arada ezandan sonra imam, karşısında dağlar, kayalıklar, evler ve pencerelerden dışarı akan sarı ışık ve havlayan köpekler olduğu halde dedemin öldüğünü söyledi.


2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör