En Sevdiğim Renk


Ailemle ne kadar yakın olmamız gerektiğini bilmiyorum. Nispeten daha çok yakın olduğum babama özel hayatımı hiç anlatmadım. Onunla bir şey konuşurken sürekli yanlış ya da fazla bir şey söylememeliyim hissini taşıyorum. Yirmi yaşındayım. Birkaç yıl sonra evlenmek istediğimde, muhtemelen konuyu ilk olarak ablama açarım, ablam anneme, annem babama söyler. Ve aylar sonra gerekli aşamalardan geçtikten sonra nihai karar bana ulaşır. Ergenlik dönemimde de iletişimsizlikten ve rehber eksikliğinden buna benzer zor durumlar yaşadım. Daha öncesinde düşünmediğim fakat o zaman hayal dünyamda fazlaca yer kaplayan konuları ve sorunları tek başıma anlamaya, çözmeye çalıştım. Bazen çevremde gördüklerim arasından doğruyu seçtim. Çevremde tek bir doğru olduğunda ise ona mecbur kaldım. Aşk gibi farklı duygular keşfettim. Aşkın en güzel duygulardan olduğunu anlamam zor olmadı, fakat eyleme dönüşmesi gereken bir duygu olduğunu düşünerek yıllarca huzursuzluk yaşadım. Nasıl mı? Ortaokulu uzak bir köyde, yatılı okudum. Çünkü bizim köyümüzde sadece ilkokul vardı. Ailemden uzak kaldığım ilk zamanlar epey zordu. Güvende hissedemiyordum. Özel hayatım kalmamıştı, yemekleri topluca yiyorduk, aynı saatte çok yataklı odalarda uyuyorduk. Yine de bir süre sonra, yeni hayatımın eğlenceli yanlarını da keşfettim. Birlikte yaşamanın, gürültülü sınıfların, uzun yemek sıralarının gizemli hazzını yakaladım. İkinci sınıfta yatılı okulu daha çok benimsedim. O aralar gizli gizli sınıfın en güzel kızını seviyordum. İsmi Eylemdi. Bir gün rehberlik dersinde, hoca en sevdiğimiz renkleri sordu. Eylem, en sevdiğim renk mavi, dedi. Aradaki birkaç kişiden sonra sıra bana geldi. Benim de en sevdiğim renk maviydi, ama söylemedim. O kadar saf mıyım? Bir yıl boyunca gizlediğim aşkımı bir tuzak soruya yedireyim. Mavi deseydim hemen anlarlardı onu sevdiğimi. Başka bir renk seçtim; mor. O gün için çok önemli bir olay değildi, ama sonraki iki yıl boyunca moru bütün renklerden daha çok sevmek zorunda kaldım. Doğum günümde sınıftan bir arkadaşım, mor bir kalemlik hediye etti. Zorlaya zorlaya sevinmiş taklidi yaptım. Ortaokulu bitirdikten sonra durum analizi yaptım. O gün eğer Eylem'e aşkımı itiraf etseydim, dedim, bütün okul boyunca onu severdim moru değil . Demek ki, dedim, seviyorsan söyleyeceksin.

Liseyi şehirde, yatılı okudum. İlk yıl hatırlanacak çok az şey yaşadım. Sık sık liseyi ortaokulla karşılaştırıyordum. İkinci sınıfa geçtik. Bu sefer başka bir kıza tutuldum. Yine sınıfın en güzel kızı. İsmi Berfin. Allah’ım, dedim, nedir bu güzel kızlardan çektiğim. Her cuma günü son dersimiz Türkçeydi. Yine bir cuma günü, kış aylarının başlangıcı. Türkçe dersi işliyoruz. Dışarıda yılın ilk karı yağıyor, o kadar güzel geliyor ki bize dersi dinlemektense pencereden kar yağışını izliyoruz. Kar sessiz sakin, rahatsız etmeden yağıyor. Dersi bitenler, kar altında geziniyor, bizse onlara imrenerek bakıyorduk. Türkçe öğretmeni, herkesin dışarı daldığını fark etti ve dersi eğlenceli hale getirmek için en sevdiğimiz yazarları sordu. Ben arka sıralarda oturuyordum. En sevdiğim yazarları düşündüm, Cengiz Aytmatov, Jack London. Bana sıra gelene kadar birine karar vermeye çalıştım. Berfin ise ön sıralarda oturuyordu. İlk sıralarda tanımadığım birkaç yazar ismi söylendi ve sıra Berfin’e geldi. Tolstoy, dedi. Tam da bu sırada beynimde şimşekler çakmaya başladı. Tolstoy’un bir hafta önce okuduğum İtiraflarım adlı kitabı, okuduğum en güzel kitap gibi geldi, bir anda. Yılın ilk karı yağıyorken aşkımı ilan etmeliydim. Bu kadar romantik bir fırsatı daha nerde bulabilirdim. Böylece en sevdiğim yazar Tolstoy oldu. Sıra bana gelince heyecandan sesim titreyerek konuştum. Tolstoy’u yere göğe sığdıramadım. Sonra Berfin’e baktım. Onda hiç tepki yoktu. Öylece oturuyordu.

Ders bitince bahçede, Berfin’in yanına gittim. Kar taneleri havada rastgele savrularak iniyordu. Sarhoş olmuş gibiydiler, ben de en az onlar kadar sarhoş olmuştum. En sevdiğin yazar Tolstoy mu, dedi. Evet, bence çok özgün bir tarzı var, benzersiz bir şey yapmış, gibi basmakalıp edebiyat yorumlarını sıraladım. Şu an hangi kitabını okuyorsun, dedi. Kazaklar, dedim. Halbuki o kitabın sadece ismini biliyordum. Hatta Tolstoy’un başka bildiğim kitabı da yoktu. Bunu duyunca birden canlandı. Uzun zamandır o kitabı arıyorum, bitirince bana verir misin? dedi. Tabi ki, dedim, sen yeter ki iste. Sakin ve gösterişsiz bakışları omuzlarımda yüz kilo, hayır hayır, bin kilo ağırlık yaptı. Yurda gittim, gerçek hayatın ne kadar sıkıcı olduğundan habersiz, yeni yetme bir duygunun büyüsüne kapılmış halde, saatlerce onu düşündüm.

Büyünün etkisi azaldığında kitabı nereden bulabileceğime kafa yormaya başladım. Yurttaki öğrencilerde olabileceği aklıma geldi, onlardan istemeye karar verdim, sonra vazgeçtim. Kimsenin özel hayatımla ilgili ufacık bir fikri olmamalıydı. O günün üstünden iki gün geçti. Çarşıya çıktım, şehirdeki tek kitapçıdan yirmi liraya kitabı aldım. Bu olayın ne kadar sıra dışı olduğunu şöyle anlatayım. Lise hayatımda o güne kadar tek seferde yirmi lira harcadığım hiç olmamıştı. Ama aşk büyük fedakarlıklar gerektirirdi. Böyle düşününce üstünde çok durmadım. Aslında, şimdi düşündüğümde, hissettiğim yere göğe sığdırılamaz bir duygu gibi gelmiyor. Öyle olması gerektiğini düşünüyordum. İzlenimlerim bu yöndeydi. Arkadaşlarımın fikirleri de bu yöndeydi. Aşk yüce bir duyguydu, her şeyiyle olağanüstü olmalıydı. Bile bile sınırları zorlayıp pişman olmazsam ilerde daha çok pişman olacakmışım gibi geliyordu. Gece boyunca kitabı okudum. İşimi garantiye almak istedim. Herhangi bir soruda afallayabilirdim. Ertesi gün heyecanla Berfin’in yanına gittim. Kitabı görünce çok sevindi, teşekkür etti. Üç günde okudu, geri getirdi. Kitap hakkında konuştuk biraz. Tolstoy’un başka kitabı var mı? dedi. Kazaklar’ın arka kapağında okuduğum Kreutzer Sonat, çıktı ağzımdan. O kitabı da istedi. Ve böylece Tolstoy’un bütün kitaplarını aldırdı bana. Ya da ben çok hevesliydim. Bir dönem boyunca sadece Tolstoy okudum. İçim dışım Tolstoy olmuştu. Berfin olmasaydı, hayatta katlanmazdım. 300 lira para harcadım, bu para lisede iki aylık harçlığıma denk geliyordu. Ama aşk uğrunda yapamayacağım şey yoktu. Gelgelelim Berfin, sene sonunda okuldan ayrıldı, üstelik duygularıma kayıtsız kalarak, hatta belki duygularımı anlamamıştı bile. Zor da olsa Berfin’i unuttum. Lisenin devamında ve üniversitede iki kere daha aşık oldum, ya da öyle sandım. Her seferinde duygularımı kanıtlamak istedim, bu mümkünmüş gibi. Kendimi anlatamadığım, karşılık bulamadığım her girişimde önemli kararlar alıp hayatımı farklı bir yöne evirmeye çalıştım. Aşk, benim için bir görevdi. Ulaşılması gereken bir bitiş noktası vardı. Zafer bayrağı dalgalanmadan huzura kavuşamayacaktım.



0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Dedem