Eve Dön! Şarkıya Dön! Kalbine Dön!


Ev. Sözlük anlamına baktığımızda bir kimsenin ya da bir ailenin içinde oturduğu, yaşanılan yer, konut gibi anlamlara geliyor. Hayata gözlerimizi açtıktan sonra içinde büyüdüğümüz, birçok şeyi öğrendiğimiz kutsal bir yer. Ne var ki zamanla büyüdük ve bizi sarmalayan o yapıdan gittikçe uzaklaştık. Uzaklaşmamız gerekiyordu belki de. Hayatı öğrenmeliydik. Çünkü dış dünya ev gibi değildi. Kimimiz evden ilk ayrıldığında zorlanırken kimimiz koşar adımlarla terk etti evi, adeta bir kurtuluş olarak adlandırdı bu durumu belki de. Sonraları ara ara eve dönüşlerimiz oldu. Yeri geldi çocukluğumuzu bulduk evde yeri geldi giderek daralıp evrenin ortasındaki bu yerde bir an önce uzaklaşmayı diledik. Şimdiyse tüm dünyayı etkisi altına alan bir virüsle mücadele içindeyiz ister istemez hepimiz evlere kapandık. Kimimiz seve seve kabul ettik bunu kimimiz de mecbur olduğu için. Peki, sizlere bir soru yöneltmek istiyorum. Neden okullar açılsın da evden gidelim diyoruz? Acaba kaçtığımız ev değil de kendimiz değil miyiz? Şöyle bir bugünlerde evde ne yaptığımızı gözden geçirelim. Sabah kalkar kalkmaz telefonumuza sarılıyoruz ilk iş olarak da bildirimlerimizi kontrol ediyoruz, sosyal medya hesaplarımızda en son paylaşılan gönderilere bakıyoruz. Bu iş dakikalarımızı hatta saatlerimizi alabiliyor. Daha sonra kahvaltı yaparken ne izlesem diye düşünüp dizi, video arayışına giriyoruz. Günün geri kalanı da telefonda veyahut bilgisayarda dizi, film, oyun vb. şeylerle geçiyor. Geceleri sabaha kadar dillerimize pelesenk olmuş konuları tekrar tekrar, bıkmadan saatlerce konuşuyoruz. Gündelik sorunlar, virüsün yayılması, okulların açılmayacak olması, monotonluktan bıkmış olmamız… Bu verdiğim örnek çoğunuza çok tanıdık geliyordur. Belki de bambaşka bir hayat düzeniniz vardır bu da bir ihtimal tabi. Şimdi de pandemiden önceki hayatımızı anlatan başka bir örneğe bakalım. Sabah kalktınız -ki muhtemelen büyük bir çoğunluk kalkması gereken saatten geç kalktı- apar topar giyinip derse gittiniz. Ders arasında çay ve simit aldınız, ayaküstü atıştırdınız. Ders sonrasında arkadaşlarınızla yemek yiyelim, oturup sohbet edelim dediniz, plan yaptınız. Akşam eve geldiniz hemen televizyonu açtınız o gün neler oldu haberlere baktınız, belki takip ettiğiniz bir dizi vardı onu izlediniz, biraz ders çalıştınız ve sonrasında uyudunuz. Öğrenci olmayanlar da benzer bir hayat yaşadı örneğin okula değil de işe gitti. İki farklı senaryoya göre bir günü nasıl geçirdiğimize baktık. İkisi arasında kıyaslama yaptığımızda dikkatinizi çeken nedir? Benzer bir durumun varlığına dikkat ettiniz mi? Sizce bu iki yaşam tarzında eksik olan neydi? Gündelik hayatın akışına o kadar kapılıyoruz ki kendimizi unutuyoruz adeta. Neredeyiz, ne yapıyoruz, nasıl hissediyoruz, olduğumuz kişiden veya yerden memnun muyuz? Kendimizi halı altına süpürmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Kendimizden habersiziz ve kendimizden kaçıyoruz. Örneğin eve gelir gelmez ses olsun diye izlemediğimiz halde televizyonu açıyoruz, sabah uyanır uyanmaz telefona bakıyoruz, işten veya okuldan çıkar çıkmaz kulaklığımızı takıp müzik açıyoruz. Tüm bu çabamızın sebebi ne diye soralım kendimize. Cevap çok basit kendimizle yalnız kalmaktan, kendi iç sesimizi duymaktan korkuyoruz. Bu yüzden her fırsatta bizi meşgul edecek bir aktivite buluyoruz kendimize. Kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz gibi ona giden yolları da kendi ellerimizle kapatıyoruz. Sosyal medyaya olan bağımlılığımız bir bakıma bundan ötürü değil mi? Başka insanları başka hayatları izliyoruz, onları takip ediyoruz hatta attıkları her adımı bilebilecek durumdayız fakat kendimizden bihaberiz. Çok sevdiğim bir yazar olan Kemal Sayar “Yavaşla” adındaki kitabında çok güzel anlatmış bu durumu. Kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum. “Artık her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Aslında bütün varlığımızla bir yerde değiliz, parça parça orada ve buradayız.” Ve devamında şunu ekliyor: “Yavaşla! Bu dünyadan bir defa geçeceksin.” Sizce de tam bir telaş curcunası içinde değil miyiz? Sürekli bir koşturma... Neden biraz yavaşlayıp durup dinlenmiyoruz? Bence hepimize gereken hepimize ilaç gibi gelecek olan da bu. Kendimizle baş başa kalıp, kendi iç dünyamıza dönüp orada neler olup bittiğine bakmak. Bu pandemi günleri böyle bir iç yolculuk için adeta biçilmiş kaftan. Bir süreliğine de olsa teknolojiden biraz uzaklaşalım, müzik dinlemeyi bir kenara bırakalım, okumak istediğimiz bir kitap varsa erteleyelim. Olabildiğince dış dünyadan soyutlanmış, yalın bir şekilde kendimizle baş başa kalalım ve gözden geçirelim geçmişi, şimdiyi, geleceği. Biz kimiz? Neredeyiz? Geçmişte yaşadıklarımızdan ne gibi dersler çıkardık? Gelecek yaşantımızdan neler bekliyoruz ve bunlar için şu an neler yapıyoruz? Bir yoldayız evet fakat bu yola ne amaçla çıkmıştık, şu an bulunduğumuz nokta neresi? Kendimize soralım bu soruları. “Anlayacaksın sorunların yalnız sende çözüldüğünü.” diyor İlhan İrem. İnanıyorum ki çoğu sorumuzun cevabını bulacağız ve bu kendimizle baş başa kalma halini tamamladığımızda adımlarımız yere daha sağlam, daha kararlı basacak. Şair Muhyiddin Abdal “Kendisinde buldu bulan” demiş. Kısacası edebiyata, müziğe, sanata baktığımızda hepsi bize kendimize dönmemizi öğütlüyor. Son olarak buraya İsmet Özel’in şiirinden bir kısım bırakıyorum bir sonraki yazımda görüşmek üzere, sevgiyle kalın… “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?”


0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör