Göğü Delen Adam Üzerine


“Papalagi sözcüğünün hikayesi ise şudur; misyonerler ufukta beyaz bir yelkenliyle gözüktüklerinde, Samoa yerlileri bunu gökte açılmış bir delik olarak yorumladı. İşte beyaz adam açılan bu delikten, göğü delerek gelmişti.”(Sheurmann) Erich Scheurmann’ın Göğü Delen Adam adlı eseri bana soracak olursanız yaşadığımız çağa ve bizlere tutulmuş koskoca bir aynadan başka bir şey değildir. İlk okuduğumda bir distopya tasviri gibi gelmişti daha çok fakat okudukça anladım ki bu kitabın tam içerisinde yaşıyoruz. Tamamen şimdiki çağı, insanoğlunun globalleşmeyle birlikte içine düştüğü durumu ve beraberinde getirdiklerini ele almış. Papalagi toplumunda eşitsizlik, mutsuzluk, kibir, hırs, sahip olma açlığı, tatminsizlik had safhalara ulaşmış. Bunun olmasını tetikleyen birçok unsur var fakat ben teknolojinin ilerlemesiyle dünyanın globalleşmesine değinmek istiyorum. Şunu soruyorum kendime öncelikle: Teknoloji bize ilk geldiğinde neler vaat etmişti? Neden onu benimsemek istedik? Teknolojiden önce ebetteki hayatımız daha zordu, bir işi yapmak bizim daha çok zamanımızı alıyordu teknoloji bize daha az zamanda daha kolay ve daha çok iş yapma kabiliyeti ve daha geniş bir çevreye ulaşma fırsatını verdi. Teknoloji denilince hep getirdiklerine odaklanırız işte olmasaydı şöyle olurduk bak ne güzel onun sayesinde her şey daha kolay gibisinden cümleler kurarız günlük hayatta. Peki bir de şunu soralım teknoloji getirdiklerinin yanı sıra bizden ne götürdü? Bize ailemizle daha çok vakit geçirme imkanı tanıdı, uzaktaki dostlarımızdan anında haber alır olduk fakat her şeyi internetten öğrendiğimiz için dostlarımızla sohbet edecek konumuz kalmadı, ailemizle zaman geçirmek yerine televizyona dalıp başka hayatları izledik. Kitapta da bunun gibi birçok benzer örnek var. Papalagiye gelecek olursak bir yandan teknolojiye hükmederek kendisini tanrısallaştırıyor, dünyanın her yerine hakim olmak, insanların arasında en tepede olmak, saygın olmak, insanları kendi emelleri için köleleştirmek istiyor. Paraya tapıyor adeta onun için yaşıyor, her şeye sahip olmak istiyor ve bu uğurda her şeyi yapıyor. Büyük Ruh’u gökyüzüne hapsedip teknolojinin gücünü kullanarak yeryüzünün sahibi benim diyor fakat aslında sahip olduğunu sandığı şeylerin esiri olduğunun farkında değil. Büyük Ruh’un sözleri ile insanları aldatıyor ve onları böylelikle daha kolay kullanıyor. Tüm bunlar beraberinde mutsuzluğu, korkuyu, huzursuzluğu, yalnızlığı getiriyor ona. “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” diyor Franz Kafka. Papalagi akşam olup da evinde köşesine çekildiğinde elinde olanların hiçbiri ona mutluluk vermiyor. Mutluluğu onun tabiriyle “şey”lere bağlıyor fakat onlara sahip olunca da mutlu olmuyor. Çünkü Papalagi için çok şeye sahip olmak aynı zamanda bu şeyleri kaybetme korkusunu da beraberinde getiriyor. Büyük Ruh diye tanımladığı Tanrısını hiçe sayıyor kendisini ondan daha üstün görüyor fakat içten içe bunun böyle olmadığını biliyor ve Tanrının yarattığı evreni görmezden geliyor, doğal afetlerden kendisinin müdahale edemediği olaylardan da çok korkuyor ve bu korkuyla, sevgisizlikle, yalnızlıkla dolu dünyasında bir mengeneyle sıkıştırılmışçasına yaşıyor. Peki ne yapmalıyız Papalagi karşısında? Bizde onun gittiği yoldan mı gitmeliyiz? Scheurmann bize çözüm sevgi diyor ben de aynı fikirdeyim. Çünkü çözüm dediğimiz şey herkesi kapsamalı birleştirici olmalı bunu da en iyi sevgiyle sağlarız. Eğer birlik olup doğayı, hayvanları, yaşamayı en önemlisi de birbirimizi seversek ancak bu şekilde birbirimizi anlayabiliriz, anladığımız takdirde de sorunlar daha kolay çözülebilir hale gelecektir. Son olarak yazımı İsmet Özel’in bu konuda söylemiş olduğu bir sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmiyorsa, hiçbir yere varamayacağız demektir”


0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Cinsiyet