Hastalık Günlükleri-Ⅱ


FEVKALADE TEDBİRLER 12 Mart “İki ay direnelim, yazın virüsün etkisi azalıyor. Bilim kurulumuzun öngörüsü bu yöndedir. Bu hastalık daha çok bir kış enfeksiyonu. Tedbir alırsak, yayılmayı önlersek, büyük olasılıkla, iki ayda hayat normale döner.” Akşam ana haber bültenlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bu açıklamaları sunuldu. Hemen ardından okulların tatil edildiği Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından açıklandı. İlkokul, ortaokul ve liseler bir, üniversiteler üç hafta tatil edilmişti. 16 Mart Pazartesi gününden itibaren üç hafta tatil. Bu içten içten içe beklediğimiz haberdi. Odada arkadaşlarımla sevinçten sarhoş olmuştuk, rastgele konuşmaya başladık, birbirimizi dinlemiyorduk. Mutlu bir kargaşanın bizi alıp götürmesine direnç göstermedik. Bütünüyle bana ait olan üç hafta, okuyamadığım kitaplar ve bir süredir ertelediğim gitar egzersizleri için çok iyi bir zamandı. Ayrıca uzun zamandır kabuğuma çekilip hayatımı gözden geçirmek istiyordum. Ancak bu sırada aklıma ertesi günkü Bilim Şenliği geldi. 14 Mart Tıp Bayramını kutlayacağımız şenlik için öğrenciler ve hocalar uzun süredir fakültede heyecanlı bir hazırlık içindelerdi. İptal edilecekti. Tatil haberleriyle yaşadığım coşku yerini sakinliğe bırakmaya başladı. Bunun üstüne bir de kötü haber aldım. Her yıl Tıp Fakültesine başlayan öğrencilere mesleğe hoş geldiniz denilen “Önlük Giyme Töreni” birçok fakültede 14 martta yapılıyordu. Bu etkinlikte hocalar öğrencilere önlük giydiriyorlardı ve öğrenciler hekimlik mesleğinin anlamını bu yolda feda edecekleri kutsal emeği daha iyi kavrıyorlardı. Erzurum’da bu yıl fakülteye başlayan bir arkadaşım bu törenden mahrum kalmıştı. Günler öncesinden hazırlıklar başlamıştı; takım elbiseler alınmış, tıraşlar olunmuş ve heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Ne yazık ki hevesleri kursaklarında kalmıştı. KYK yurdu sahilden başlayıp oldukça yüksek bir eğimle gökyüzüne uzanan yokuşun çok yüksek bir noktasındaydı. Yurttan denize kadar çaylıklarla sarılmış birçok ev vardı. Uzun, yeşil çay bahçeleri ve insanda hiçbir sıkıntıya yer bırakmayan masmavi Karadeniz … Yeşil ve mavinin bu otoriter baskınlığı diğer renklere haksızlık olabilir miydi? Bunu bilmiyorum ama bizim için büyük bir şans olduğu kesindi. Akşam karanlığında yaldızı sönen bu acayip manzaranın arasından sahildeki fakülteye indim. Yolda telefonumdan virüs haberlerine baktım. Bugün yeni vaka görülmemişti, bu oldukça iyi bir haberdi. Başka bir haberde kamu görevlilerinin bundan sonra gerekmedikçe yurt dışına çıkamayacağı yazıyordu, ek olarak Koronavirüs’ün ne olduğu ve virüsten nasıl korunabileceğimizi anlatan birçok haber vardı. Fakültede bir arkadaşım beni bekliyordu. Okulun arkasından demir atlarımızı alıp sahil boyunca devam eden bisiklet yolundan çarşıya doğru sürdük. Çarşının göbeğinde bir kafede oturan arkadaşlarımızın yanına gittik ve dört kişi hemen durum değerlendirmesi yapmaya başladık. Dördüncü sınıfların ertesi gün staj sonu sınavları vardı. Son anda büyük bir dertten kurtulmuşlardı. Beraber bisiklet sürdüğüm arkadaşım da onlardan biriydi. Sevinçten sigara üstüne sigara içiyordu. Mutsuzken de böyle yapardı. Sanırım sigaranın duyguları yönetmeyle bir ilgisi yok. Daha sonra tatilin uzayabilme ihtimalini konuştuk. Gece yarısına kadar keyifle birçok şeyden konuştuk. Bütün konuşmalar dönüp dolaşıp salgında birleşiyordu. Geri dönerken sahil yolu boyunca sık sık okul arkadaşlarıma rastladım. Bu çok ender gördüğüm bir şeydi; genelde ders çalışmaktan ve günlük işlerden çok zamanları kalmıyordu. Bisiklet sürmeye devam ettim, pedalları ne kadar hızlı çevirirsem o kadar çok rüzgar ile ödüllendiriliyordum. Cuma günü öğlen saatlerinde uyandım ve ertesi gün için Doğubayazıt’a otobüs bileti aldım. Akşama kadar ağır hareketlerle eşyalarımı topladım. Yurt müdürlüğünden “Bu ayın devamında yurt ücreti vermemek için çıkışta imza atmayı unutmayın.” diye yarım saatte bir anons yapılıyordu. Oda arkadaşlarımdan biri eve gitmeyi düşünmüyordu. Burada daha iyi ders çalışacağı kanısındaydı. Akşama doğru diğer oda arkadaşım gitti. Yanında iki valiz götürüyordu. Üç hafta için bu kadar eşya götürmesine bir hayli şaşırdık ama belki de haklı olan oydu tatilin uzaması ihtimali vardı. Pencereden dışarıyı izledim. Her yanda ellerinde valizlerle öğrenciler göze çarpıyordu. Yurdun zar zor alıştığım uğultusu yerini gittikçe artan bir sessizliğe bırakıyordu. Aldığımız haberlere göre otogarlar dolup taşmıştı, otobüs firmaları ek seferler düzenlemelerine rağmen dünden beri yoğunluk devam ediyordu. Bunun için biletimi ertesi güne kesmiştim. Bir süre daha eşyalarımla oyalandıktan sonra yangın merdivenine sigara içmeye gittim. Aynı anda akşamı nasıl geçirebileceğimi düşünmeye başladım. Geri döndüm, başucu çekmecemdeki iki kitaba baktım. Virginia Woolf’un Deniz Feneri ile Dostoyevski’nin Budala’sıydı bu kitaplar. Deniz Feneri’ni okumuştum; beni en çok zorlayan kitaplardan biriydi, bilinç akışı tekniği ile yazılmıştı, bu teknik yazarın yağmurdan bahsederken aniden aklına gelen lahana çorbasından sonra olayların durması ve devamında horondan bahsetmesi gibi bir şey. Bu imgelerin derininde Rize’ye duyulan özlemle olay zincirinin sağlam olduğu anlaşılıyor ama bunu anlamak için yorulmanız gerekiyor. Budala kitabını ise yarısına kadar okumuştum, elime alıp birkaç sayfa daha okudum. Dikkatimi toplamakta çok zorlanıyordum, kitaba devam edemedim. Ana haber bülteni saati gelmişti. Kırk beş dakikalık bültenin neredeyse tamamında Koronavirüs’ten bahsedildi. Bugün dört yeni vakayla toplam hasta sayısı 5 olmuştu. Fevkalade tedbirler diye sunulan bir haberin alt başlıkları şunlardı; 9 yeni ülkeye uçuş yasağı getirildi, Alo 184 danışma hattı açıldı, nisan sonuna kadar süper lig seyircisiz oynanacak. Sonraki haberde salgının dünyadaki etkisi vardı; Çin virüs kaynağı olarak ABD’yi suçladı. ABD’de virüs 46 eyalete yayıldı ve kırk kişi öldü, İtalya’da sokağa çıkma yasağı ilan edildi, Kanada başbakanı ve eşi virüse yakalandı, Avrupa ligleri tatil edildi.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör