İğde Ağaçları


Kuşlar, çiçekler ve çocuklar uyandı. Doğa üstündeki örtüyü sonraki geceye kadar bir kenara bıraktı, renklendi, canlandı. Ağrı Dağı, hareketlenen şehre heyecanla baktı. Şehrin uzak mahallelerinden birinde sürekli olmaya heveslenen kesik kesik sesler duyuldu. Mahallenin, etrafı tel örgülerle çevrili bir evinde, Bilal İsmailoğulları, uyanmak üzereydi. Sabah alarmının yerini alan güneş, odayı parlaklığa boğdu. Bilal, gözlerini epey zorlanarak açtı. Odanın kapısını bulana kadar birkaç kere eşyalara çarptı. Kapıyı çekmesi gerektiğini oysa ittiğini, kapı kolunu kırmak üzereyken fark etti. Bahçedeki musluktan yüzünü yıkamasıyla o günün sıradan bir gün olmadığını hatırlaması bir oldu. Kurban Bayramı’ydı. Arka bahçeden kurbanlık keçinin, son çırpınışları duyuluyordu. Kesim ve dağıtım işleri bitene kadar uyumaya karar verdi. Bu yüzden uyandığını fark etmesinler diye sessizce yatağına döndü. Her şey planladığı gibi oldu. Tekrar uyandığında önemli işler bitmiş, keskin bir et kokusu bahçeyi doldurmuştu. İğde ağaçlarının arasından arka bahçeye, dumanın kaynağına doğru yürüdü. Aynı anda bayram gününün neden bu kadar sıradan geçtiğini düşündü. Suçu kendinde buldu. Bayramlara eskisi kadar özen göstermiyorum, en azından bu kadar umursamaz olmamalıyım, dedi, kendi kendine. İçinde bulamadığı heyecanı, apak gökyüzünde aradı. Ağrı Dağı’na baktı. Dağın her zamankinden daha heybetli, daha erişilmez olduğuna inandı. Gün içinde konuşacağı sayısız akrabalarını, eşsiz arkadaşlarını düşündü. Bu arada arka bahçeye ulaştı. Mangal ateşini merkez noktası kabul eden çemberin her bir noktasının bayramını, babasından başlayarak yaş sırasına göre kutladı. Yedi kişinin elini öptükten sonra nihayet o da çemberin bir noktası oldu. Daha sonra kalabalığın merkezi konumundaki pişen etlere kaydı gözü. Onca hayvan arasından günah keçisi bu oldu, diyecekti, vazgeçti. Böyle muhabbetlerin vakti geçmişti. Koca delikanlı oldum dedi, içinden. Farkında değildi ama gün geçtikçe babasına benziyordu, daha az konuşuyor, daha az gülüyordu. Bir süre sonra et yemekten yorulan ev ahalisi, bayram ziyaretleri için hazırlanmaya gitti. Bilal İsmailoğulları, tatlı bir karın ağrısıyla kıvrandı. Yerine daha sağlam oturdu. Vücudunu sonsuz sandığı bir esrikliğe bıraktı. Gün ikindi oldu. Bir yel esti, iğde ağaçlarının kokusu , dört bir yana savruldu. Bu yalnızlığı fırsat bilen Bilal, çıkarıp bir sigara yaktı. Sigar içtiği biliniyordu ancak büyüklerinin yanında içmesi aile geleneklerine uygun değildi. Oturmaya devam etti. Gün keyifli geçiyordu. Diğer yandan henüz ciddi bir şey düşünmediği için duyguları gün yüzüne çıkmamıştı. Hava biraz daha serinledi. Dünyayı aydınlatmaktan yorulan güneş , bulutların arkasına saklandı. Gün sevinçli olmaktan tereddüt etti. Sokak köpekleri aylak aylak yatmaktan sıkılıp mahallede gezinmeye başladılar. O sırada İsmailoğulları’nın evine doğru iki yabancı adam geliyordu. Bilal’in annesi bu durumu hemen fark etti. Bilal’e seslendi. Bilal, onlara doğru yürüdü. Yabancı adamlar, tel örgülerin ardında durdular. Arkalarında , yedi sekiz yaşlarında iki kız çocuğu vardı. Bilal, ilkinde kızların bayramlık giymediğini gördü. Daha dikkatli bakınca ikisinin de üstünde yırtık elbiseler olduğunu fark etti. Yüzleri kirden bütün canlılığını kaybetmişti. Uzun zamandır gülmediklerini düşündüren kalıplaşmış, asık bir yüz ifadesi vardı ikisinin de. Arkasına saklandıkları adamlar, Bilal babaları olduğunu düşündü, yanlış bir şey yapıyormuş gibi tereddüt ederek bekliyorlardı. Korkmuş ya da çekinmişlerdi. Bu yabancı adamların uzun zamandır yıkanmamış siyaha yakın tenleri soğuk bir ruhtan besleniyordu. Bakışlarında yitirilmiş, özlenen bir şey vardı. Siyah yüzleri gittikçe uzaklaşıyor, göz aklarının kusursuz beyazlığı ise ısrarla yakınlaşıyordu. Bilal, hoş geldiniz, dedi. Yabancı adamlardan biri, cılız , çekingen, hemencecik sönüveren bir sesle selam aleyküm , dedi. Bilal, kocaman cüsseli bu adamdan böyle bir ses çıkmasına hayret etti . Bu, erkek sesi değildi. Kadın sesi de değildi. Bu sesin cinsiyeti yoktu . İçinde bir çocuk hükümsüzlüğü vardı. Evet bu bir çocuk sesiydi. Yabancı adamlar söze girmeyince, Bilal davrandı. İyi bayramlar, dedi. Bir sessizlik oldu. Hayırlı bayramlar, diye, karşılık verdiler. Bilal, bu arada, yabancı adamların ellerinde duran tencereyi gördü. İçinde birkaç parça kemikli et vardı. Yabancı adamlar, sözlerinin işe yarayacağından emin olmadıkları için bir iyice düşündüler, düşündüklerini tarttılar ve bozuk bir Türkçeyle başladılar. “Bu eti mahalleden topladık, ocağımız yok, bize pişirip verebilir misiniz?” Öncekinden daha büyük bir sessizlik oldu. Dört yandan uzanan geniş bozkır düzlükleri şaşıp kalmış, konuşulanları dinliyordu. Dünyayı bir hüzünlü bir bekleyiş doldurdu. Küçük çocuklar, babalarının arkasından çıkıp Bilal’e baktılar. Bilal, iğde ağaçlarının kokusunu daha çok duymaya başladı. Bir an derin dalgınlığından uyanacak gibi oldu, annesinin sesiyle ulaşmaya çok yaklaştığı bir duygudan uzaklaştı. Ne oldu, dedi, annesi. Annesine doğru döndü, yanına kadar yürüdü. Ocakları yokmuş, eti pişirmemizi istiyorlar, dedi. Annesi, tel örgülerin ardında bekleyen adamlara baktı. Bu işin kaç saate mal olacağını düşündü. Yok, dedi. Dayınlara gideceğiz. Başka bir evden istesinler. Tamam, dedi, Bilal. Tel örgüye kadar gidecekti, vazgeçti. Bağırdı, biz çıkıyoruz, kusura bakmayın, dedi. Yabancı adamlar, geri dönüp yürümeye başladılar, böyle bir sonucu bekliyormuş gibi bu cevabı çok şaşırmadan karşıladılar. Yine de ne kadar üzüldükleri her zamanki asık, küsmüş yüzlerinden bile anlaşılıyordu. Onlar yürümeye devam ederken küçük çocuklar ellerini tel örgülere dayamış, soru sorar gibi Bilal’e bakıyorlardı. Adamlardan biri, geri döndü, çocukları aldı ve uzaklaştı. Mahalledeki başka bir eve yöneldiler. Bilal, o akşam dayısının evinde, bu konuyu açtı. Kendinden emin bir şekilde düşündüklerini anlattı. Bu göçmenlerde hiç mi onur yok ? dedi. Yahu benim ülkemde savaş olsun, ben bırakıp gider miyim? Namusun uğrunda, vatanın uğrunda canını veremeyeceksin, peki ya ne için vereceksin? Kimse karşılık vermedi. Herkes elindeki çayla meşguldü. Bir yandan da büyük salonun en güzel yerine koydukları televizyonda ilginç bir haber bekliyorlardı. Nenesi köşedeki yatağında oturmuş, konuşulanları dinliyordu. Elinde doksan dokuzluk bir tespih, durmadan zikrediyordu. Bir an, söze girmeye niyetlendi, sonra vazgeçti. Ne düşündüğünü kimse bilemedi.


3 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör