Karanfilköyü Hikayesi


Güneş gözlerini açmış köy halkına devasa bir gülümseme hediye etmişti. Ümit ediliyordu ki en azından huzurlu bir gün geçilecekti evlerde. Aksi ise büyük bir hayal kırıklığı yaratacaktı. Zira halk canından bezmiş, son damlaya maruz kalmamak için ellerinde şemsiyelerle dolaşıyordu. Yağmur bulutları tüm sabırlarıyla içlerindekini boşaltmıyor, kendilerini devasa su dolu ağırlık kütlelerine çeviriyorlardı. O sırada ufak bir kelebek ise gözlerinden mutluluk taşırarak çiçekler arasında uçuyordu. Derken bakış açısına giren bir çocukla burun buruna geldi. Kelebek yanlış ve yersiz olduğunu bile bile ağzından bir kıkırtı kaçırmıştı. Küçük çocuk kulaklarına dek ulaşan bu garip sesi yadırgamış olacak ki henüz kızarık olan gözlerini tepesine dikilen kelebeğe çevirmişti. Bu ufak kelebeğin yaptığı bu şey hiç de doğru değildi. Sesini ne kadar duyurabileceğini bilemeden ona seslenmeye kalkıştı. -Neden gülüyorsun? -Bilmem kızarmış burun ve yaşarmış gözlerinle birden çok komik geldin gözüme.

-Ama yine de gülmemelisin çünkü benim kalbim acı çekiyor ve sen resmen onunla alay geçiyorsun! -Ah kusuruma bakma sadece burayı çok seviyorum ve böyle güzel bir yerde ağlama sebebinin ancak lüzumsuz ve şımarıkça olduğunu düşünüyorum. Çocuk öfkelenmişti. İşte birisi daha onu anlamamış bu yorgun ve üzgün kalbini görmemezlikten gelmişti. Gözlerini yumdu. Eğer o kimseyi görmezse kimse de onu göremezdi değil mi? Sonra birden aklına gelen düşünceyle gökyüzüne ve kendisine hayretle bakan güneşe doğru kahkahalar savurmaya başladı. Sonra bakış açısına giren kelebeğin şaşkın yüzünü görünce daha çok gülmeye başlamış hatta kıpkırmızı bir renge bürünmüştü. Kelebek burnunun ucuna oturarak onu korkutmayı amaçlamış ve birkaç dakika sonra da başarıya ulaşmıştı. Bu defa soruyu soran kelebekti. -Neden gülüyorsun?

-Bilmem kızarmış burun ve yaşarmış gözlerinle birden çok komik geldin gözüme. -Hey sen aklın sıra beni mi taklit ediyorsun? Dakikalar sonra da ikisi de gülmeye başlamıştı ta ki yağmur bulutlarından çıkan acı çığlıklar duyuluncaya dek. Son damla taşmıştı, korkulan başa gelmişti. Kelebek ve küçük çocuk önce birbirine baktılar ardından da peşi sıra büyük meydana doğru gittiler. Büyük meydan felakete uğramış yerle bir olmuştu. Hüzün şimdi gözlerde misafirliğe gitmiş ve uzun bir süre geri gitmek istemediğini adeta irislere kinle fısıldıyordu. Küçük çocuk felaketin ardından zarara uğrayan insanlara yardım etmek için çakıl taşlarını umursamadan koşarak evlere vardı. Hayal kırıklığının camları çocuğa bir ok gibi saplanmış onu adeta yara bere içinde bırakmıştı. Evlerin içi boştu! Çocuk gözyaşlarıyla yüzüne yağmur yağdırmıştı adeta. Gözlerinde bir şeyler paramparça olmuş çocuğu da ardında yaralamıştı. Burnunu artık kirli olan kazağının kol kısmıyla sildi. Bir iki dakika bakışlarını yerden ayırmadı. Düşüncelerine o kadar odaklanmıştı ki altın sarısı saçlarına konan minik kelebeği dahi fark edememişti. Sonra başını kaldırdı. Omuzlarını dikleştirdi. Gökyüzüne baktı. Kendine mahçup bir şekilde bakan bulutlara gülümsedi.


Onu eleştiren güneşe omuz silkti. Ve yoluna devam etti. Az önce ayrıldıkları yere tekrar dönmeden önce evleri aramak eğer bir umut birileri kalkmış ise ona yardımcı olmak istiyordu. Boşunaydı, kimse kalmamıştı. Ama yine de pişman olmamıştı tüm evleri dolaştığına. İlerideki orman yoluna dönecekken kulağına birkaç ses fısıldadı ama o ne denildiğini anlayamadı. Gözleriyle etrafı taradı birisini görmek umuduyla. Lakin tek görebildiği şey sayısını henüz sayamadığı bir Karanfil demetiydi. Hayretle açıldı kiraz dudakları, gözlerine dediklerine dahi inanmıyordu zira. Bir şaşkın gibi gözlerini birkaç defa açıp kapatmayı denedi. Ama tatbiki yaptığı şeyi gerçekleri silmedi gözlerinden. Karanfiller sahiden konuşabilirler miydi? Ufak ama seri adımlarla ilerde ona meraklı gözlerle bakan karanfillere yöneldi. İçindeki o merak duygusunu bastırması imkânsız olduğundan yere oturdu ve karanfilleri saymaya başladı. Bir İki Üç Dört . . . . . . Otuz bir Otuz iki. Karanfillerden meraklı gözlerini ayırıp onlar için az ilerde bulunan evden bir hasır sepet aldı. Evlerden biri az da olsa yaşıyordu şimdi. İyilik yaşatır, kötülük öldürürdü... Karanfilleri davranabileceği en nazik şekilde sepete yerleştirip çok daha gururlu bir halde yürümeye koyuldu ta ki kelebek burnuna konup onu çağırana dek. Karanfiller den biri ona sesleniyormuş. Gözlerini konuşmak isteyen karanfile dikip sabırla bekledi. -Bizi taşımana gerek yok. Anlamsız gözlerle lafı bitirmesini bekledi. -Sepeti yere bırak da sana olayın aslını gösterelim. Çocuk her ne kadar anlamasada sepeti yere bıraktı ve merak dolu gözlerle çiçekleri izlemeye başladı. Gözlerine inanamıyordu. Karanfiller teker teker sepetten çıkıp yan yana dizilmişlerdi. Onların ayakları mı vardı? Fal taşı gibi açılan bir çift gözü gören karanfiller kendi aralarında adeta cıvıldamaya başlamıştı. Geçen birkaç saniyenin ardından karanfiller bir çember oluşturup ortamda bir hava dalgası yarattı. Saniyeler içinde dalga bir hortum haline geldi. Kargaşa ortama hüküm sürmüş adeta geridekileri yeriyordu. Oluşan enerji taş üstünde taş bırakmamış meydanı adeta bir savaş alanına çevirmişti. Havalanan yapraklar henüz yere dahi düşmeden hortumun son verdiği yerde insanlar belirmişti. Dakikaların ardından meydan eski haline geri dönmüş, çocuk da az sonra gözlerini açmıştı. Karşısında ona kucak açan ve gülümseyerek bakan 32 kişi vardı. Çocuk kendini hazırlayıp onlara doğru gidecek iken gözleri çakıl yolda boylu boyunca yatan kelebeğine takıldı. Yaralanmıştı. Küçük dizlerini bir an bile düşünmeden yere bıraktı ve kelebeğini avucunun içine bıraktı. Nefesi kesik kesikti. Kanatlarından biri incinmiş, her bir yeri toz toprakla pislenmişti. -Ne oldu sana böyle? -Ben artık gidiyorum küçük, nefesimi yitirdim. -Nereye gidiyorsun, beni bırakıyor musun yoksa? -Sana söylemem gereken bir şey var. Bu sabah için üzgünüm. Kalbinin acı çektiğini bilmiyordum. -Hayır hayır özür dileme. Kalbim sadece şu zamanlar çok alıngan her şeye üzülüyor. Çocukça davranıyor işte. Kelebek gülümsedi. Artık gitmeliydi. Hem çocuk yalnız değildi. İçinden gelen kuvvetle önce kanadını iyileştirdi ve çocuğun meraklı bakışlarına tekrar bakıp gökyüzüne doğru uçtu.

Bulutların arasına gelince ufak çocuğa baktı ve seslendi: -Ruhunda boşalan evleri, yerleri al ve hislerle kapat. Normal dünyada para, koşullar veya senin hayattaki rolün bir şeyleri yapmana engeldir. Ama buradaki dünyada daha geniş imkanlar var. Bu topraklarda bazılarımızın da bir arazisi olsun diye düşündüm. -Peki sen burayı nasıl buldun? -Tek bir nefese sahip olamamak mı yoksa kendini kışa teslim etmek mi diye sordum kendime. İkisini de tercih etmeyip gözlerimi kapattım. Sanırım çocukluğum kalmış gözlerimde onlar da beni göremez dedim. Bir süre geçti açtım gözlerimi. Sordum kurda kuşa pek de kimse fark etmemiş


gözlerimin karanlıkta kaldığını. Ben de ver kanadını köyüm memleketim diyerek burada bulundum. Artık burası benim sana armağanım. -Ama ben burada ne yapacağım? -Dilediğini, burası senin köyün. Dilediğini yapmakta özgürsün. Kendine iyi bak. Çocuk gözlerini onu hala aynı şekilde bekleyen insanlara çevirdi. Ve dudaklarından şu cümle döküldü: -Burası Karanfilköyü. Edebiyatın, sanatın, bilimin, kültürün köyü. Karanfiller hep bir ağızdan cevap verdi -Karanfilköyü seni duygu, düşünce, inanç ve inançsızlığınla selamlar küçük.

5 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Unutma