Patlıcan Moru


Küçük bir şehirde, akşam oldu. Güneş, yeşil dağların üstünden inip gökyüzünün teninde bir yara gibi kapandı. Şehir meydanındaki parkta, sabahın ilk saatlerinden beri ellerinde tespihle sessizce oturan yaşlı adamlar eve gitmeye niyetlendiler. Denizin güzelliği karanlığa yenildi. Gökyüzü küçülüp yeryüzüne birkaç insan boyu kadar yaklaştı. Sahildeki aşıklar, tekrar buluşmak üzere ayrıldılar. Sahilden iki yüz metre uzaktaki şehir merkezi hızlıca müşteri kaybetmeye başladı. Kepenkler birbiri ardınca indi. O sırada belediye yakınındaki binaların birinden acıklı bir ses geliyordu. “Şu rezil hayattan, alt sıralarda yaşamaktan ve müphem geleceğimizden ben de bıktım. Ben de artık mesut olalım istiyorum. Her gün aynı yırtık sofrada, aynı çorbayı içmekten sıkılmadım mı sanıyorsun? Bıktım, tükenmek üzereyim, vazgeçmek üzereyim hayatım. Bal rengi teninde çiçek gibi açan şu tarifsiz gözlerin olmasa bir saniye durmam, kafama sıkarım, yemin ediyorum. Tereddüt etmeden basarım tetiğe. Bizim az paramız var, zenginlerin ayak işlerini yapıyoruz. Sen temizlik yapıyorsun, ben ise bahçıvanlık yapıyorum. Neredeyse sekiz yıl olacak. Az daha sabret. Az daha sabret. Seni kraliçeler gibi yaşatacağım. O zaman bırakır gideriz bütün bu sefil günleri.” - Başka bir ses: “Kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar.” - Kestik! - Hocam yine ne oldu? - Arkadaşlar yerlerinize geçin. Tiyatro dersi başladığından beri bir saat olmuştu. Dersin başından beri aynı sahneyi oynayan ve izleyen öğrenciler işkence saatinin bitmesini bekliyorlardı. Tiyatro hocası ise üç buçuk aydır çalıştıkları halde öğrencilerin role girmekte neden bu kadar zorlandığını anlamaya çalışıyordu. Son çalışmada da umduğunu bulamadıktan sonra, öğrencileri yerlerine aldı. Sahneye geçti. Elindeki oyun metnini sıktığını fark etmiyor ya da özellikle, sinirini ağzından dökmemek için, yapıyordu. Canlar, dedi. Bu her cümlenin başında nota kağıdındaki sol anahtarı gibi kullandığı kelimeydi. Şu sahnede yüzünüzü, mimiklerinizi bir görelim artık. Ne dedik. Tiyatroda kamera seyircinin gözüdür. Oynadığımız oyunun hissini, bütün kameralara göstermek gerekir. Bu yüzden sahnedeki, bu kelimeyi olabildiğince uzattı, en dip köşeden en arka sıralara kadar herkesin yüzünüzü görmesi gerekiyor. Bunu nasıl yaptığımızı defalarca konuştuk. Sahnede çapraz durup replikleri hem seyirciye hem de rol arkadaşımıza atacağız. Ama maalesef kimse şu sahnede jest ve mimiklerini göstererek oynamıyor. Ama maalesef kimse şu sahnede doğru pozisyonda durmuyor. Neyse arkadaşlar, bugünlük yeter, çıkabilirsiniz, iyi akşamlar. Sekiz kişilik tiyatro ekibi hocanın öncülüğünde dışarı çıktı. İşi olanlar ayrıldı. Dört kişi hocayla beraber ders sonraları düzenli olarak gittikleri 84 adlı kitap kafeye yöneldiler. Yol boyunca uzun sayılabilecek bir süre kimse konuşmadı. Tiyatro hocası, sadece sessizliği bozmak amacıyla konuşmuş olmamak için söylemeye değer bir şeyler düşündü. Kısa bir süre sonra, daha önce hiç kimsenin aklına gelmeyen bir şey düşündüğü için, ya da ona öyle geldi, gizleyemediği bir coşkuyla sevindi. Göz ucuyla etrafındaki öğrencilere baktı. Tiyatro hobi olarak yapılacak bir meslek değildir, tiyatrodan başka bir şey yapamayacağınızı düşünüyorsanız ya da tiyatro en iyi olduğunuz meslek ise başarılı olursunuz, dedi. Ses tonunun yüksekliğinden emin olmadı. Bu sefer daha yüksek bir sesle tiyatrodan daha çok sevdiğiniz bir uğraş varsa bu işi bırakın, dedi. Öğrencilerden kimse konuşmadı. Biri, mühendislik okuyan öğrenci, şu an olduğu yere, okula, günlük hayatına ne kadar da bilinçsiz bir yolculukla geldiğini düşündü. Hiçbir işine sevgi penceresinden bakmamıştı. Başka biri, eczacılık okuyan öğrenci, yıllardır konfor alanını iğneleyen her sorunda olduğu gibi buna da kayıtsız kalması gerektiğini çok güçlü olmayan bir hisle seziyordu. Diğer ikisi, bankacılık ve hukuk okuyan öğrenciler, hiçbir şey düşünmedi ve hissetmediler. Tiyatro hocası, o anda, öğrencilerden birinin kendi görüşüne karşı çıkmasını istedi. Nasıl oluyor da bu kadar kayıtsız kalıyorlardı? Biri çıkıp “Hayır hocam, yanlış düşünüyorsunuz, bu işin aslı başka, olması gereken bu ya da daha doğrusu, olması gereken diye bir şey yok, kendi düşüncelerinizi bize Hammurabi Kanunları gibi kesin ve net sınırlarla sunuyorsunuz” diye bağırıp çağırsaydı ne de güzel olurdu. Bu öğrenciler isyan etmeden, edemeden nasıl tiyatro oyuncusu olacaklar, tiyatronun en derin, en eski kaynağı isyan etmektir, diyordu kendi kendine. Böyle düşünmeye devam etti. Kısa aralıklarla, içten içe, ısrarla, gitgide yükselen bir sesle, nasıl da bu kadar kayıtsız kalabiliyorlar diyordu. Kafede geçen ilk yarım saatin ardından öğrenciler rahatlamaya başladılar. Tiyatro hocası öğrencilere kendi sardığı karanfilli sigaralardan verdi. Yarım saat kadar daha böyle devam etti. Kimse fazla konuşmadı, bir daha sigara yaktılar, bir çay daha içtiler. Ne kadar uzun olduğu bilinmeyen bir süreden sonra masaların arasından, daha önce tanımadıkları, şimdi onları rahatsız eden, sanki gizlenen bir sırrı fısıldayan sessiz ve sakin bir his dolaştı. Mühendislik öğrencisi söze girmeden önce etrafındakilerin gözlerinde gezindi. Tereddüt etti, bekledi. Hocam ben tiyatroyu bırakmak istiyorum, dedi. Tiyatro hocası şaşırmadan karşıladı bu cümleyi, şaşırmadan üzüldü. İçini bildiği bir çaresizliğe tekrar yenilecek olmanın sıkıntısı sardı. Bir kişi ayrılırsa bütün tiyatro ekibi bir tespihin taneleri gibi dağılacaktı. Böyle duyumsuyordu, düşünüyordu, sanıyordu ya da korkuyordu. Sakin olduğundan emin olduğu bir ses tonuyla niye? dedi. Uzun bir süre, mantıklı bir cevap bekledi. Mühendislik öğrencisini ikna etmek için aklının sınırlarını zorladı. Ama sonunda ne aradığı cevabı bulabildi ne de ikna edebildi. Bir saat kadar süren bu tartışmadan sonra kalkmaya karar verdiler. Tiyatro hocası, bir süre çarşıdan evine giden uzun yola eşlik etti. Yol boyunca can sıkıntısından kurtulmak için farklı farklı tiplere büründü. Elinden geldiğince taklit etmeye çalıştı. Eve vardı, aynanın karşısına geçti. Bir gün önce patlıcan moruna boyadığı saçlarını fark etti. Normalde saç rengini her değiştirdiğinde bir hafta boyunca sürecek bir mutluluk hissine kapılırdı. Ama bu sefer hemen unutmuştu, saçlarını da patlıcan morunu da. Yine de az da olsa sevindi. Bir an, tutunacak başka bir şeyi olmadığı için saçlarıyla avunduğu hissine kapıldı. Sonra çok sevdiği soslu kelebek makarnasını yaparak bu histen kurtulmaya çalıştı. Uyumadan önce, kulaklarında basınç farkı hissine benzer bir rahatsızlık hissetti. Bu rahatsızlık kafasının içinde, ağırlık olup bir şekilde taşmaya çalıştı. Yatakta farklı farklı şekillere girdi. Sonunda korktuğu başına geldi. Uyuyabileceğine olan inancını kaybetti. Tiyatrocu olmaya karar verdiği ilk yılları hatırladı. Eğitim Bilimleri okurken, tiyatro yapmasına destek vermeyen, hatta karşı çıkan babasının evinden umursamazca kapıyı çarparak kaçmıştı. Yakın çevremden bana güvenmeyen kim varsa, başarısız olacağımı düşünen kim varsa elbet bir gün yanılacak. Kendi hayatımı, kendi sevdiğim uğraşlar üzerine inşa edeceğim ve bütün düşmanları pişman edeceğim, demişti. Günlerce parasız kalmış, okulu zar zor bitirebilmişti. Şimdi mezuniyetinin onuncu yılında, kayda değer hiçbir şey çıkaramadığı için kederinden dayanamaz haldeydi. Dört yıldır halk eğitim merkezinde çalışıyordu. Dört yıldır bir tiyatro oyunu çıkarmaya çalışıyordu. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bir sorun çıkar da oyun iptal olur diye çok korkuyordu. Tiyatroya başlığı zamanki tutkusunu düşündü. Şimdiki hırsını düşündü. Tutkunun ve hırsın karmaşık ağında doğru yolu bulmaya çalıştı, başaramadı. Düşünmekten yorulunca uyuyakaldı. Ertesi hafta, bir öğrenci daha tiyatroyu bıraktı. Tiyatro hocası, yürümek zorunda olduğu soğuk bir yolun çaresizliği içindeydi. Gitgide bütün korktuğu başına geliyordu. Yaşadığı his, birkaç ay ömrü kaldığını öğrenen bir hastanınkiyle aynı histi. Bir hafta sonra iki kişi daha vazgeçti. Geriye dört kişi kalmıştı. Hazırlandıkları James lynch’in “Arsız” adlı oyunu en az altı kişiyle oynanıyordu ve sadece iki ay kalmıştı. Hiç istemediği her halinden anlaşılan bir şekilde öğrencilere, iptal ediyorum, dedi. Akşam eve gittiğinde, yine aynanın karşısına geçti. Patlıcan moru saçlarına baktı. Bir müddet bu rengin güzelliğini düşündü. Sonra, soslu kelebek makarnası yapıp yedi. Evin salonunda gezinen kedilerini yemledi. Üzerindeki gerginlik ağırlaşınca, rahatlamak için bir hikaye yazmaya karar verdi. Dağınık odasında birkaç kağıt ve bir kurşun kalem aradı. Bütün eşyalar yanlış yerdeydi. Kağıtları çekyatın altında, kalemi ise kirli elbise sepetinde buldu. Nihayet yazmaya başladı. Hikayenin başlığını Patlıcan Moru koydu. Uzun süre nasıl bir giriş yapacağını düşündü ve kararını verdi. Küçük bir şehirde, akşam oldu. Güneş, yeşil dağların üstünden…


2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Zor Doğum