Rakamları Küçük Görmek



Son günlerde yakama yapışan bu şeyden kendimi kurtaramıyorum. ‒Neyden kurtulmak istiyorsun? ‒Ne olduğunu ben de bilmiyorum tam bir rezillik, belki de paranoya. Sence ben hasta mıyım? Kaç gündür acaba gerçek mi diye düşünüyorum yoksa her şey tamamen rastgele meydan gelen olaylardan oluşuyor da ben mi abartıyorum, ama yok, yok eminim böyle bir şey var. ‒Kendi kendine karar vermeyi bırakıp bana da anlatır mısın ne olduğunu? ‒Her şey geçen hafta pazartesi, her günkü sıkıcılığı ile işe gitmek için kalktığımda saate bakmamla başladı. O gün de saatin sabah yedi olduğunu belirtir şekilde çalan alarm ile uyanıp bir refleksle saate baktım. Önceleri uyku sersemliğiyle karıştırdığımı düşündüm çünkü saat yediye ayarladığım alarm çalmasına karşın ekranda yazılan çok daha erken bir saati gösteriyordu. ‒Belki de daha öncesinden erken saatlere kurduğun bir alarm vardır ya da sen alarmını değiştirip erkene ayarlamışsındır bunda şaşıracak ne var? ‒Ben de başlarda öyle düşündüm. Çok da umursamadım ve her zamanki gibi hazırlanıp işime gittim. Şehir içi otobüslerden küçük mavi birine binip yan yana ve kaygısız sıralanmış evler arasında ilerleye ilerleye çalıştığım lokantanın önüne geldim. Bu arada kolumdaki saat 07:15'i gösteriyordu. Emin olmak için hemen karşıdaki kahveye gidip ocakta çalışan orta boylu kel kıvırcık saçlı adama saati sordum. ‒Eee ne dedi adam? ‒Adamın söylediğine göre saat sekiz buçukmuş. Ben de tam saatinde geldiğime göre geç olmadan işimin başına geçtim. Ee tabi bu arada saatimi ileri almayı da unutmadım. ‒Demek ki saatin yanlışmış bunda abartılacak bir şey yok. ‒Ertesi gün yaşanan olayları duyana kadar eminim bunu duyan herkes de senin gibi düşünüyordur. Ama ertesi gün bugün ayarladığım şekilde çalan alarm ile kalkıp işe gittiğimde daha ben marketten içeri girmeden patronum yanıma gelip neden işe geç kaldığımı sordu. Ben de çok doğal bir şekilde saatimin 08.30'u gösterdiğini yani işe tam saatinde geldiğimi söyledim ama onun saatine göre işe bir saat geç gelmişim. ‒Ne yani bu sefer de onun saati mi yanlış göstermiş, bu saatlerin nesi var? üstelik bildiğim kadar son zamanlarda yerel saatlerde bir değişiklik yapılamadı. ‒Hayır, yanlış olan benim saatimmiş. Marketteki diğer kasiyerler geç geldiğimi ispiyonladıktan sonra patrondan sorumluluk bilincine dair bir sürü söz dinledikten ve biraz da paylandıktan sonra görevimin başına geçtim. Akşama kadar başıma gelmeyen kalmadı. Ne zaman rakamlarla bir işim olsa bir türlü doğru hesabı yapamıyordum. Yaptığım hesaplamalar hep başkaları tarafından eksik bulunuyordu yani sonucu hep olması gerekenden küçük buluyordum. ‒Yaptığın hesaplamalarda küçük sayılar ya da rakamlar mı buluyordun? Bu çok garip. Eğitimli bir insan neden durduk yere hesaplamalarında şaşırır. Bazı günler ben de kendimi iyi günümde hissetmem ve gün sonuna kadar başıma olmadık işler gelir yine de hiçbiri bu kadar tuhaf değildir. Sakarlıklar, sakatlıklar, yemeği ocakta unutmalar, dil sürçmeleri, tabak çanak kırmakla sınırlıdır olanlar. Bir deneme yapalım eğer hala devam ediyorsa psikiyatristlere ya da nörologlara danışırız. Yanında kağıt var mı?

‒Hayır, bir eczaneden aldığım kartvizit var olur mu? ‒Evet, şimdi ben buraya sayılar yazacağım sen her seferinde bana gördüğünü söyle. 21=15 56=30 9=7 80=68 .... Bu çok garip! Çizdiğim şeyi algılıyorsun ancak bunu doğru olarak okumuyorsun. Öncelikle sakin olmalısın. İyisi mi yarına kadar beklemek hem bakarsın bu sürede düzelir. Eğer yarına kadar düzelmezse o zaman hastaneye gideriz beraber. ‒Tamam yarın beraber gideriz. ‒O zamana kadar hesaplama yapman gerekirse bütün sayıları tahmini olarak biraz daha büyük kabul edip ona göre hesaplama yaparsın. Ödeyeceğin faturalar, kredi kartı borçları vesaire varsa bu aralar yapmazsan iyi olur. ‒Tamam öyle yaparım, yarın görüşürüz.

‒Ertesi güne buluşana kadar gidip eve kapanmaya karar verdim onca şeyden sonra işten kovulduğumdan dışarı çıkmak için pek bir sebebim de yoktu zaten. Akşama kadar uyuduktan sonra yemeklik bir şeyler almaya apartmanın karşısındaki markete indim. Alacağım ürünleri hesaplarken eksik hesaplama olasılığından korktuğum için fazladan hesaplayıp öylece kasaya gittim ama kasiyerin söylediği fiyattan da emin olamayınca elimde tuttuğum paranın hepsini verdim. Birkaç metal para ile bir yirmiliği avucuma tutuşturan kasiyerin garip bakışları arasında marketten çıkıp eve döndüm. Bu arada sokağın karanlık tarafında devrilen çöp kovasıyla irkilen adamın küfretmesi bir an için işten kovulmamı ve sayılara olan düşmanlığımı unutturdu bana. Yine de değişen hiçbir şey yoktu eve giderken, apartmanda evimin bulunduğu kata çıkarken kapımın numarasına bakarken, kapıyı açacak uygun numarada anahtarı seçerken az küfretmedim değil. Hele hele yemek yaparken ortalama otuz beş dakika pişmesi gereken fasulyeyi otuz beş dakika bitti diye elli defa kontrole geldikten sonra işten kovulmanın da etkisiyle tencereyi duvara çaldıktan sonra meğer oturduğum evin kira olduğunu fark edince daha da beter oldum. Fakat bunun dışında pek bir sorun yaşamadım. Bir diziyi bir paket patlamış mısırla beraber son kırıntısına kadar tükettikten sonra televizyonu kapatıp uyudum. Sabah malum nedenden dolayı kaç olduğunu kestiremediğim bir saatte ve uzun zamandır işe gitmek için erken saatte kalktığım için mahrum olduğum bir şekilde güneş ışınları yatağımın kenarına kadar inip ısıtır vaziyette uyandım. Elimi yüzümü yıkayıp ketıla su koyduktan sonra eski marka tüplü televizyonun düğmesine basıp aynı anda telefonuma gelen bildirimlere bakarken dün konuştuğum arkadaşım aradı beni. Alo, doktora gitmek için biraz erken bir saat değil mi?

‒Acil haber kanallarına bak! ‒Niye ne oldu, derken bir haber spikerinin rakamları veya sayıları olduklarından daha küçük görüyorlar demesiyle donup kaldım. Önce özel bir bankada sonra da büyük bir alışveriş merkezindeki kuyumcuda para hesaplamalarında karışıklık olunca sorumlu personeller hırsızlıkla suçlanıp olay polis merkezine taşınmış. Her ne kadar olaylar farklı merkezlerde ve farklı şekillerde olmuş olsa da polis merkezinde yapılan sorgulamada şahısların benzer ifadeler vermesi bunun bir çetenin işi olduğunu akıllara getirmiş. Dün işteyken yaptığım hesap hataları, müşterilerin şikayetleri, diğer kasiyerlerin ve patronumun şüphe ile şaşkınlık dolu bakışları gözlerimin önüne gelince bu haberleri izledikten sonra çoktan şüphelerini benim de o çetenin bir üyesi olduğumu ancak onlar kadar tecrübeli olmadığım için işi elime yüzüme bulaştırdığım gibi teorilerle taçlandırdıklarını ve hatta beni çoktan polise ihbar etmiş olabileceklerini düşündüm. Siz olsanız şu an bir yerlerde polisin sizi arıyor olabileceği düşüncesi ile ne yaparsınız? Öncelikle arkadaşımı arayıp doktora gitme işinin iptal edildiğini söyledim. Haberlerde bahsedilen olayları bilen ve muhtemelen şu an bir soygun çetesinin yakalanmamış bir üyesiyle konuştuğunu düşünen arkadaşımın şüpheli sözleriyle karşılaştım. Ancak her ne kadar arkadaşımda bana yönelik bir şüphe sezmiş olsam da eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmemek için ona haberlerde duyduğum olaylar ile benim yaşadığım olaydaki benzerlikler hakkında bir şeyden bahsetmeyip kısaca doktora gitme işinin gereksiz bir karar olduğunu dün yaşadıklarımın herkesin başına gelebilecek ufak tefek şansızlıklardan ibaret olduğunu hatta ve hatta benim işten kovulmanın şokuyla olayları iyice abarttığımı söyledim.

‒Peki, öyle diyorsan öyledir. Mademki doktora gitmeye gerek yok diyorsun o zaman gerek yoktur. ‒Evet, kusura bakma seni de gereksiz yere uğraştırdım. Şimdilik kapatmak zorundayım bu sabah internette bir iş ilanına denk geldim. Telefon edip bugün gelip gelemeyeceğimi sorduğumda gelebilirsin dediler o yüzden birazdan görüşmeye gitmek üzere çıkmam lazım. Bu ayın kirasını denkleştirmek için bu işi kaçıramam. ‒Öyle mi, ne güzel. Bu kadar hızlı toparlanman harika. Sana iş görüşmende başarılar diliyorum görüşmek üzere. ‒ Görüşürüz dostum.

Normalde olsa bu konuşmayı görüşürüz kısmına getirdikten sonra nasıl ve neresinden keseceğimi bilemez kendine iyi bak, Allah'a emanet ol, yanındakilere selam söyle, en yakın zamanda karşılıklı bir çay içelim mi he, neyse neyse çok uzattım, bir dahaki sefere artık ben ararım şeklinde paradoksal olarak devam ettirirdim ancak bu sefer durumun aciliyetinden dolayı görüşürüz dedikten sonra çok kısa kesmedim mi acaba diye düşünecek zamanım olmadığı için telefonu hemencecik kapattım. Rakamları hala küçük görüp görmediğim hakkında en ufak bir bilgim yoktu bu nedenle onlardan oldukça çekiniyordum. Ancak rakamların belirttiği miktarı ya da durumu destekleyen sözel ifadelerden bazı şeylere dair bilgi edinebileceğimi fark ettim bir süre sonra. Televizyonu açtığımda telefonumdaki saat öğleden sonra dördü göstermesine rağmen haberleri sunan spiker "gün ortası bülteni" diye bir ifade kullandığında bunu kullanabilirim diye düşünmüştüm. Bu arada kadının üzerindeki mavi ceket ve dalga dalga saçları... Aman ne önemi vardı şimdi bunların. Ya beni ihbar etmişlerse, beni ihbar etmişlerse polisin gelip beni alması an meselesi diye düşündüm. Küçük bir sırt çantasına bana bir iki gün yetecek kadar yiyecek koyup telefonumun şarj cihazını, birkaç parça elbise ve bir paket renkli şekeri de alıp kendimi sokağa attım. Kalabalık bir caddede, insanlar arasında tanınmanın daha zor olacağı düşüncesiyle ilk bulduğum insan seline annesinin peşine takılan bir civciv gibi takılıp kalabalığın içlerine doğru sürüklendim. Sağımdan ve solumdan yüzlerinde artık hiçbir şey hissetmiyorlarmış gibi bir ifade taşıyan genç, ihtiyar, çoluk çocuk, kadın erkek yıldırım hızında insanlar geçiyordu. Orada olsaydınız bana aylardan mayıs olduğu halde neden kapişon giydiğimi sorardınız. Önümdeki insan selini takip ede ede bir deniz kenarında bir parka kadar geldim. İnsanların oturup piknik yaptığı, sevgililerin acem halıları üzerinde yer alan bir ağacın dibinde birbirine sarılan iki aşık görselindeki gibi ağaç gölgeliklerinde birbirlerine sarıldığı bir yerde çantamdan çıkardığım bisküvilerden yerken ne yapacağımı nereye gidebileceğimi düşünmeye başladım. Fokur fokur kaynayan bir çaydanlık gibiydim. Her an içimdeki tedirginlik güçlü bir hamle yaparak kapağımı kaldırıp ocağın üstüne sızacakmış gibi hissediyordum. Bu nedenle oturarak düşünmek yerine dolaşarak düşünmeye başladım. Bu sırada haberlere bakmak için tekrar internete girdim. Zaman, güneşin yavaş yavaş binaların arkasına sığındığı akşam zamanını gösterirken bu sabah özel bir bankada ve alışveriş merkezinde meydana gelen soygunlarda yakalanan soyguncuların birbirlerini tanıdıklarını kabul ettiklerini ancak onlardan onlarla soyguna katılan başkaları olup olmadığına yönelik bilgi edinmek için yapılan sorgulamaların halen devam ettiğini gelişmelerin tekrar kamuoyuna paylaşılacağına dair şeyler yazıyordu.

Yakalanan adamların kim oldukları, nasıl olup da benim gibi rakamları küçük gördüklerini, patronumun benim davranışlarım ile soyguncuların davranışları arasındaki benzerliği fark edip etmediğini ve fark ettiyse polisi arayıp "alo polis mi, bir ihbarda bulunacaktım" deyip demediğini bilmiyordum. Bu nedenle endişelenmek konusunda hepinizden daha haklıydım. Akşam karanlığı çökerken ne yapıp edip kalacak bir yer bulmak için ayakkabılarımın tabanları aşınana kadar gezmiştim ancak nedense bunun gezmekle değil de düşünmekle olacağını anladığımda zaten gezecek pek bir yer kalmadı diye düşünmüştüm. Sessiz bir sokakta hem düşünmek hem de dinlenmek, aslında dinlenmek için, bir kaldırıma oturduğumda bunun düşünmekle de olmayacağını aslında biraz param olsam her kapının açılabileceğini düşündüm. Bu sırada yolun karşısında yapılmış yeni faaliyete geçen kadın doğum hastanesine ilişti gözüm. Yorgunluğumu attıktan sonra çantamı alıp hastaneye doğru ilerledim. Hastanenin açık olan acil kapısından içeri girip tedirginliğimi saklamaya çalışarak ilerlemeye devam ettim. Ellerini arkadan birleştirmiş gelip geçenleri izleyen güvenlik görevlisinin yanından geçerken birkaç defa içerde hastan olduğunu var say, onun yanına gittiğini düşün, biri sorarsa üçüncü kat 311 numaralı odada yatan eşimi ve yeni doğmuş bebeğimi görmeye geldim dersin diye kendime telkinde bulunduktan sonra tam köşeyi dönmüştüm ki geliyoooor! diye var gücüyle bağıran bir kadın sesiyle kalbim duracak gibi oldu. Kadın ile gelen zat geldikleri gibi bir odaya gidince ben de ikinci katta sessiz bir yer bulup biraz otururum diye merdivenleri çıkmaya başladım. İkinci katta biraz daha sessiz ve karanlık bir köşede bulunan koltuklara geçip oturdum. Nefesim yerine geldikten sonra gece haberlerine bakmak için telefonumdan internete girdim tekrar. On beş dakika önce sunulan haberlerde olayla ilgili hiçbir şey göremedim ancak polis soruşturmanın gizliliği tehlikeye girmesin diye daha bir açıklama yapmamış olabilir, olaya dair bir haberin olmaması olayın kapandığı anlamına gelmez diye kendimi dikkati elden bırakmamaya davet ettim. Bu arada ikinci kattaki ameliyathanenin kapısı açılıp içerden bir hemşire çıktı. Ameliyathane kapısında bekleyen iki adam aynı anda kapıya koşup bir şeyler sordular.

‒Birinci Adam: Doğurdu mu? ‒İkinci Adam: Doğurdu mu? ‒Hemşire: Kim doğurdu mu? ‒Birinci Adam: Falan kişi. ‒İkinci Adam: Falan kişi. ‒Hemşire: Evet doğurdu. ‒Birinci Adam: Ne doğurdu? ‒İkinci Adam: Ne doğurdu? ‒Birinci Adam: Kim doğurttu? ‒İkinci adam: Kim doğurttu? ‒Hemşire: Birazdan size haber verilecek.

Bu kelimelerin hepsi istisnasız beni gösteriyordu. Sabah televizyondaki hırsızlık olayını duyduğumdan beri ben doğuruyordum, polis doğurtuyordu, dokuz doğuruyordum. Güneşin doğuşuna kadar hastanenin ikinci katındaki koltuklarda bir yandan soğuktan donarak diğer yandan iki büklüm hale gelerek uyumaya çalıştıktan sonra güneşin doğmasından yarım saat sonra tekrar sokaklara ve kalabalık caddelere attım kendimi. Fark edilmemek için dün olduğu gibi bulduğum ilk kalabalığa karışıp akıp giden insan selini takip etmeye başladım. Burada bir parktan başka bir şey olmadığı için mi bilmem bu seferde takip ettiğim insan seliyle beraber dünkü parka geldim. Ağaç diplerinde çimenlere uzanmış gökyüzünü seyredenlerin oyun oynayanların, bağırıp çağıranların arasından geçerek uzak tarafta bir boşluk bulunca gecenin intikamını alırcasına kızgın güneşe karşı çimlere uzandım. Haberleri öğrenmek için telefonuma baktığımda şarjının bitmek üzere olduğunu fark ettim bu nedenle kullanılacak gibi değildi. Bir on dakika kadar çimlerde hareketsiz bir şekilde yattıktan sonra çantamdaki şekerlerden almak aklıma geldi. Bir yandan ağzıma attığım şekeri emerken diğer yandan internette soyguna dair yeni bir haber olup olmadığını araştırmaya başladım. Diğerleri gibi, tarafsız bir medya olduğu konusunda Kur'an'a el basmayı bile aklından geçiren gazetelerden biri "Tesadüfün Bu Kadarı" şeklinde bir başlıkla soyguna dair yeni gelişmeleri yazıyordu. Gazetenin haberine göre polislerce yapılan soruşturma neticesinde her iki soygun olayının da birbirinden bağımsız olarak gerçekleştiği, yakalanan kişilerin birbirlerini tanımadıkları ve bir bağları olmadıkları anlaşılmıştır. Soruşturmanın ilk aşamasında yakalanan kişilerin ayrı ayrı yapılan sorgulamalarda rakamları küçük gördüklerini ancak bu durumun tesadüfi olarak suçluların büyük ihtimalle soygun anındaki heyecandan dolayı başlarına gelmiş bir durumdan ibaret olduğu belirlenmiştir. Dolayısıyla soygunların bir çete işi değil bireysel eylemlerden olarak gerçekleştiği netleşmiştir şeklinde açıklamalar yazıyordu. Aynı haberin başka bir yerinde de soyguncuların yapılan sorgulamalarda birbirlerini tanıdıklarına dair geçenlerde yaptıkları haberde yanıldıkları bu nedenle kamuoyundan özür diledikleri yazıyordu. Gazete haberini okuduktan sonra polisin peşimde olmadığını anladım. Yazıda tesadüfi, olası bir heyecandan kaynaklı olarak rakamların karıştırılabileceği veya olduğundan daha küçük görülebileceği söyleniyordu ancak benim başıma gelen bir sabah uykudan uyandığım gibi başlayıp ertesi güne kadar devam etmişti ve üstelik halen sürüp sürmediğini bilmiyordum. Ya hala devam ediyorsa diye düşündüm. O halde normal hayatıma geri dönmek için insanüstü bir çaba harcamam gerekecekti.

Şu an bir yerlerde beni arayan polisler olmadığına göre kalkıp eve gidip bir süre uyumak iyi olur diye düşündüm. Çantamı alıp hastanenin köşesinden ana caddeye çıkıp ağır ağır eve doğru gitmeye başlamıştım ki köşede esmer mi kirli mi olduğunu kestiremediğim yarısı beyazlamış saçları başına bağladığı örtünün altından kah oradan kah buradan fışkırmış bir dilenci kadına rastladım. Kaç gündür aç olduğunu, kocası öldüğünden beri kimi kimsesi olmadığını ve dilenmek zorunda olduğunu söyleyip hayatımdaki tüm kutsallar adına benden para isteyince biraz durakladım. Küçücük bir anda kendi kutsalımı bulmaya çalıştıysam da o veya onun gibi bir şey bulamadım ya da öyle bir şeyler olsa da para ile kefeye konunca ağır basmıyordu bende. Ancak kadın iyice yakama yapışınca ne yapıp edip cebimden çıkardığım elimdeki tuttuğum parayı kadına uzattım. Bu defa tam teşekkür edecek, işte şimdi tekrar üzerimdeki yorgunluğu atabilmek için eve doğru gitmeye devam edebileceğim derken kadın yüzünü buruşturdu.

KADIN: Bu ne? ‒BEN: Rakamları küçük görüyorum. ‒KADIN: Cimri misin?


1 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Unutma