Sırt Çantası ve Kablolu Kulaklık


Dolmuş geldi, her zamanki yerinde şıp diye durdu. Kalabalık telaş içinde kapıya atladı. Kendine şu sallantılı mekanda pek de rahat olmayan ancak ayakta, tutunacak bir yer olmadan gitmeye kıyasla daha iyi sayılabilecek bir koltuk bulmak için yıllarca akrabalardan duyduğum elin oğlu yapacağına sen yap telkinleriyle ben de ileri atılıp hemencecik şehir içi otobüse bindim. Bizim gibi sırtında okul çantasıyla gezmeye alışık, yaşlılar tarafından otobüste oturması ayıplı sayılan öğrencilerin yaptığı gibi birinin beni yerimden etmemesi için arka tarafa doğru ilerledim. İki birleştirme bölümden oluşan otobüsün en arkasındaki bir koltuğa sırt çantamla yapışıp yüzümü hala otobüse binmeye çalışanlardan öte, pencereden dışarı dönüp kendimi iki noktadan bir kabloya ve kabloyu da telefona bağladım. “Sesinde neler var böyle Peşinde koşturup duruyorum” Derken kulağıma şarkı dudaklarım buna uykusuzluk ve yorgunluğun ahengini de katarak bu sesleri bir mırıldanışa çevirip dışarı aktarıyordu. Birkaç dakika sonra herkes yerini almış dışarıda kalanlar artık buna binilmez der gibi yüzünü ekşitip geri çekilmiş olacak ki kapılar kapanıp araba hareket etmeye başladı. Şehrin bu en eski ve yüksek mahalleleri arasında bir yılan gibi bir aşağı bir yukarı sürtünüp duran ve her virajda havaya acı bir “ah” bırakan otobüs saatini geçirmiş olacak ki duraklara yaklaşırken yavaşlamıyor son anda durması gerektiğini hatırlar gibi küt diye duruyordu. Yolcuların çoğu işte veya okulda esrar çekmiş gibi arabanın içinde bir o yana bir bu yana top gibi sekerken bir hoş sessizlik sürüp gidiyordu. Bu arada kablolardaki erkek sesi yerini bir kadın sesine bırakmış “seni rayların orada görmek vardı şimdi, şimdi el ele yürümek vardı” diye devam ediyordu bir başka şarkı. Yurda varmama az kalmışken otobüs bir duraktan daha yılankavi sürünmesine devam etti. Daha beş dakika geçmedi tekrar acı bir fren sesi oldu. Bu seferki biraz daha şiddetli olacak ki sırt çantamla beraber karşımdaki koltukta oturan teyzenin kucağına fırladım. Bu kadarı da fazla diye içimden küfür ederken utançtan yüzümün kızardığını hissediyordum. Bu arada yolcularda bir hareketlenme oldu. Ben tam nihayet birileri bu rahatsızlığa bir tepki vermeye başladı derken otobüsün kapıları açıldı, yolcular telaşla dışarı çıkmaya başladı. Kulaklarımdaki kabloyu çıkarıp öne doğru yürümeye başladım ben de. Kalabalık otobüsün önünde çember oluşturmuş şoför bir eli havada diğeri eliyle kulağında tuttuğu telefonla birileriyle hararetli bir şekilde konuşuyordu. Birileri durmadan kalabalığa çekilin, etrafını boşaltın, biraz hava alsın diye bağırıp çağırıyordu. Kalabalık çemberi biraz gevşetmeye başlayınca yerde yüzü gözü kan içinde ellili yaşlarında bir adamın yattığını gördüm. Bir adım daha yaklaşmaya çalışırken öne doğru attığım ayağımın altında bir çıtırtı duydum. Ayağımı kaldırdığımda bir gözlük camının kırıntıları olduğunu fark ettim. Çok geçmeden sirenleri yuvasında uyuyan kuşu ayağa kaldıracak denli sessizliği yırtarak ilerleyen bir ambulans geldi. Bizleri bağırıp çağırma ile gideceğimiz yere yürüyerek gitmeye zorladılar. Kaç senelik okul çantamla, finalde bunun artık içinde önemli evraklar ve bir laptop olan bir el çantasına dönüşmesini umuyordum, yurda doğru yürümeye başladım. Çok geçmeden bir iki el becerisi sergiledikten sonra kulaklarım kabloya kablo da telefona bağlanmış oldu. Telefondan Kablolarla, kablolardan kulaklarıma ve oradan da beynime akan ses “bak ne hale bıraktın beni, el sevdiğini sararken sen bıraktın beni” diyordu bir başka şarkıda.


0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör