Van Gezi Yazısı


Sabah uyandığımda daha kahvaltı bile yapmadan sırt çantamı aldığım gibi dışarı fırladım. Erkenden Van’a ulaşıp meşhur kahvaltılarını tatmak istiyordum. Çarşıdan ufak tefek birkaç eşya alıp otobüse bindim ve koltuğa bir güzel kuruldum. Uykusuzluğum ve heyecanım iki zıt güç olarak beni dengede tutuyorlardı. Erciş Van kara yolunun bir tarafında bozkır ikliminin ağırlığı altında neredeyse bir çöl kadar kuruyan upuzun araziler bende ne kadar umutsuzluk duygusu biriktirdiyse diğer tarafında etrafında kendi renginden daha taze renkler olmadığı için olduğundan daha mavi daha canlı görünen Van Gölü yüreğimde bir o kadar ferahlık bıraktı. Otobüs yolculuğu bittiğinde otogarda iki gün sürmesini planladığım gezime rehberlik edecek Van’lı arkadaşımla buluştum. Onun ısrarıyla ilk olarak merkezden 15 km uzaklıkta bulunan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsüne gittik. Birkaç saatlik yürüyüşten sonra kampüsün daha yarısını bile bitiremediğimizi fark ettikten sonra rehberimin gezinin ilk durağının burası olması için yaptığı ısrarını daha iyi anladım ve kendisinden hemen uzun bir mola istedim. Biraz sonra sahilde boş bulduğumuz bir kamelyaya oturduk ve yanımda taşıdığım klasik gitarın ağırlığından kurulup az önce aldığım bir buçuk litrelik su şişesini kafama diktim. Biraz dinlendikten sonra üniversite hakkında konuşmaya başladık. 85 milyon metrekare alanıyla Türkiye’nin en büyük kampüsüne sahip olan üniversite içinde ulaşım otobüslerle sağlanıyor. Van gölünün hemen kıyısında kurulan üniversite ayrıca Erzurum, Diyarbakır ve Malatya’dan sonra 1982 yılında doğuda eğitime açılan ilk üniversitelerden biri olma özelliğine sahip. Yorgunluktan kurtulunca Van kedisini görmek üzere kampüsteki kedi evini aramaya başladık. İleride karşılaştığımız güvenlik görevlilerinden birine kedi evine nasıl gidebileceğimizi sorduk. Rehberimin elindeki gitarı gören güvenlik görevlisi “ooo gençler hele bize bir şeyler çalın da söyleyelim” dedi. Rehberimle göz göze geldim, ne düşündüğünü bilmiyordum. Ağabeyi acelemiz var dedi, kedi evine gideceğiz, hem çalmayı da çok bilmiyoruz. Bir şarkıyı dinledikten sonra akorlarını bile çıkarabileceğini biliyordum ama gerçekten acelemiz vardı. Kedi evinin birkaç yüz metre ilerde sağda olduğunu öğrenip yürümeye devam ettik. Geride bıraktığımız güvenlik görevlisi “Akdeniz akşamları bir başka oluyor” diye bağırıyordu. Kendimizi tutamayıp kahkahaya boğulduk. Kedi evine giden yol boyunca sağ taraftaki duvarda Kürtler için önemli simgelerden olan Tavus Kuşu ve Dağ Keçisi figürleri gözümüze çarptı. Kedi evine vardığımızda içeride görevliler hariç kimse olmadığını fark ettik. Bu halen dünyanın her yerinde insanların ölümüne sebep olan salgının bir sonucuydu. İkişer liraya birer bilet alıp yan taraftaki koridordan kedi seslerine doğru ilerledik. Van Kedisi Nesli tükenmek üzere olduğu için koruma altına alınan Van Kedileri bembeyaz tüyleri verenkli gözleriyle karşıladılar bizi. Evin tam ortasında kediler için bir oyun alanı var; bu alanda kediler topla oynayabiliyor, tırmanabiliyor ve yer altından diğer odalara giden geçitlerde suda yüzebiliyorlar. Sadece renkli gözleri ve beyaz tüyleriyle bildiğim Van Kedisi'nin oynamaya ve yüzmeye olan ilgisi beni bir hayli şaşırttı. Sudan kaçan diğer kedi cinslerinden farklı olup çok iyi yüzüyorlar. Melez olanlarına tek göz diyorlar, bunların gözleri mavi veya kehribardır. Safkan Van kedisinin ise bir gözü mavi diğer gözü kehribardır. Kedi evinde yarım saat oyalandıktan sonra havanın kararmasıyla merkeze dönmeye kara verdik. Çarşının en işlek caddesinde yürürken neredeyse herkesin maskeli olduğunu fark ettim. Van’a sınırı olan İran virüs salgınından en çok etkilenen ülkelerden biri. Bu durum şehir halkı için fazlaca panik yaratmış gibi görünüyordu. Doğu kültürünün korunmasında ve Kürt Edebiyatı'nın şimdiki halinde önemli katkıları olan Feqiyê Teyran’ın ismi verilen parkı geçtikten sonra ileride bir kafeye çay içmek için oturduk. Daha sonra Van’ın İpekyolu İlçesi'ne bağlı Erçek Köyü’ne gittik. O gece rehberimin misafiri olacaktım. Doğu kültüründeki misafirperverliğin en güzel örneklerinden birine şahit oldum. Yemekten sonra meyve yedik hemen ardından önümde canlanıp konuşabilecek kadar gerçek bir çay buldum. Çaydan sonra arkadaşımın annesi kahve ister misiniz? deyince neye uğradığımı şaşırdım. Bir de bunlara bütün yabancı duyguları yok eden samimi muhabbetleri eklenince bir daha hiç unutamayacağım kadar mahcup oldum. Gece uyumadan önce Van Gölü ile ilgili bir belgesel izledim. Arkadaşımdan da öğrendiklerimle beraber ortaya çıkanlar şöyle oldu: Dünyanın en büyük tuzlu ve sodalı gölü olan Van Gölü, Bitlis ve Van sınırı üzerindedir. Deniz seviyesinden 1648 metre yüksekte bulunur ve derinliği 451 metreye kadar ulaşır. 3713 km kare alanı ile Marmara Denizi'nin üçte biri büyüklüğündedir. Türkiye’nin en büyük gölünde 2017 yılında yine ülkenin tamamen yerli kaynaklar ile inşa edilen en büyük feribotu faaliyete başlamıştır. Feribotun yapımı Tatvan Tersanesi’nde yaklaşık yedi yıl sürmüştür. Gölün sodalı yapısından dolayı canlı çeşitliliği çok azdır. Ama ismi anılınca her yerde Van gölünü akla getiren İnci Kefali şehrin balıkçılık faaliyetlerinde ve sofralarında önemli bir yerdedir. Gölün sodalı yapısı canlı çeşitliliğinin artmasına engel olurken diğer yandan su altındaki ahşap batıkların gereğinden çok daha geç çürümesini sağlıyor. Yüzyıllar önceki Rus işgalinden geriye kalan batıkların asıl halinden çok fazla bir şey kaybetmemesi bunun en güzel örneği. Derinliklerinde dünyanın en büyük mikrobiyalitleri bulunur. Mikrobiyalitler siyanobakterilerin ve bazı mikroorganizmaların kalsiyum karbonatı çökertmesiyle oluşan yapılardır. Dünyada en fazla iki üç metrelik örneği bulunan mikrobiyalitlerin Van Gölü altında otuz kırk metreye kadar büyüyenleri vardır. Bütün bunlar Van Gölünün ne kadar eşsiz bir güzellik olduğunu, suları altında ne kadar gizemli bir dünya sakladığını gösteriyor. Sabah ilk iş olarak büyük bir iştahla önceki gün yiyemediğimiz Van kahvaltısı sofrasına oturduk. Sonra merkezden yaklaşık 50 km uzaklıktaki Gevaş’a Akdamar Adasını görmek için hedeflendik. Akdamar Adası Ne yazık ki pandemi sürecinde azalan turist sayısından dolayı sürekli bir dolmuş hattı kalmadığını öğrendik. Gevaş’a gidene kadar iki minibüse bindik. Minibüsler dolana kadar kalkmadığı için bu arada yaklaşık iki saat kaybettik. Son olarak Gevaş’ta vapura bindikten sonra Akdamar Adası'na ulaştık. Biletlerimizi aldıktan sonra rehberim uzun süredir bu anı bekliyormuş gibi heyecanla; Akdamar Efsanesi'ni biliyor musun? dedi ve anlatmaya başladı. Çok eskiden Van’da Ermeni bir baş keşiş yaşarmış. Keşişin Tamara adında güzelliği dillere destan bir kızı varmış. Şehrin bütün gençleri kız için deliriyorlarmış. Tamara bunların hiçbiriyle ilgilenmiyormuş çünkü gönlünü çevre köylerden bir çobana kaptırmış. Keşiş bunu öğrendikten sonra kızını vazgeçirmek için her şeyi denemiş ama kızının duyguları gitgide daha büyük bir aşka dönüşüyormuş. En sonunda Van’ın en büyük adasına bir kilise yaptırmış ve şehirden taşınıp buraya yerleşmiş. Buna rağmen iki aşık gizlice buluşmaya devam etmişler. Delikanlı her gece kıyıdan Tamara’nın adada yaktığı fenere doğru yüzüp geri dönüyormuş. Bir gün keşiş bunu öğrenmiş ve kızını kiliseye kapatmış. Geceleyin keşişin adamları adanın farklı noktalarına birkaç fener koyup devamlı farklı birini yakmışlar. Her defasında yolunu değiştiren delikanlı sonunda güçten düşmüş ve dalgalara kapılmış. Dalgaların kayalara çarptığı bedeni kan içinde kalırken “Ah Tamara!, ah Tamara!” diye inlemiş. Kayalardan yankılanan sesi duyan Tamara delikanlının ölümüne dayanamayıp ardından hırçın sulara bırakmış bedenini. Böylece “Ah Tamara” dilin değişimine katılıp günümüze Akdamar olarak gelmiştir. Akdamar Efsanesi'nin 1100 yıl önce yapılan kiliseden bugüne nasıl geldiğini düşünürken rehberim kendileri için manevi değeri çok fazla olan kilisede Ermenilerin her yıl ayin yaptıklarını ve kilise içindeki dilek kuyusuna para attıklarını anlattı. Kilisenin üzerindeki hayvan figürlerinin ve çeşitli oymaların hala oldukça anlaşılır olması yapının çok büyük ustalar tarafından inşa edildiğini gösteriyor. Adadan geri döndüğümüzde daha gidemediğimiz Van Kalesi, Muradiye Şelalesi ve birçok tarihi ve doğal güzelliğe vaktimizin kalmadığını fark ettik. Akşama doğru Edremit sahilinde rehberimden Van Gölü Canavarı hikayesinin o zamanki vali tarafından Van Gölü'nü hak ettiği turizm hareketliliğine kavuşturmak için uydurulduğunu öğrendim. Rehberimle il merkezine giderken daha geniş bir vakitte daha fazla gezmek için sözleştik ve Doğubayazıt’a uğurlandım.

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör