Yalnızlığın Kalbiyle Hissetmeden, Görmeden Savaşıyoruz


Zamanın tutsağı olduğumuz günleri, ayları yaşarken kendimizden vazgeçmeden yolumuza devam ediyoruz. Saklı gerçekler dünyasında karabataklar gibi yaşıyoruz. Gözlerimizin önünde çiçek ambarları var. İnsanlar kendilerini kurşunlamaya devam ediyor. Yoksul bir dilencinin bakışları farklı duygularla fışkırıyor. Bizim büyük çaresizliğimiz, sevgisizliğimiz kanırtıyor iklimlerimizi. Sancılı öpüşmelerin gel gitleri sardı dört bir yanımızı. Sarıldığımız gerçeklikten uzaklaştıkça barmenlerin terk edilmiş gülümsemeleri sarıyor sokaklar ve her yanımızı. Ve kendimizle olan nükleer savaşlarımızla baş başayız. İnsanların değerlerinin yakıldığı kelimeleri yaşıyoruz. Kaldırımlar yağmurlarla sevişirken dünya kaosun klavyeleriyle kulaçlar atıyor. Yalanlar gezegeni kamçılıyor. Unutmanın berrak şeritleriyle konuşuyoruz. Samanlığın içinde atların yaşayan kahkahalarını duyuyoruz. Yaşama sevincimizle, kelebeklerle tango yapıyoruz. Arayışımız asla bitmiyor. Açlığımız küflü kayboluşlarla örülü. Yapay bir dünyada eski yıllarla buluşuyoruz. Her şeye rağmen ruhumuzu salabileceğimiz okyanuslara doğru yürüyoruz. Hayat nankör kalabalıkları ödüllendirmeyi çok seviyor. İtilmiş hor görülmüş ötekileştirilmiş hayatlar etrafımızda kulaktan kulağa konuşuyor. Nedenini, sonucunu bilmediğimiz adımlar atıyoruz. Oysa ne kadar iyi olurdu senaryonun yazarıyla sohbet etmek. Tarihin tozlu ama hissettiren yalnızlığına sarılıyoruz. Nereye kaçabiliriz bu yaşayan ölüler vadisinden. Cevaplarımızı duymuyoruz ama yine de hayatın bizi terk ettiği yağmurlarla aynı vagonda farklı kasırgalarla, kıvılcımlarla yolculuklara devam ediyoruz. Sevginin gücü, aşkın beton kahkahalarına kılıç sallıyor. Nereye gidiyoruz diye sormayalım. Bazen bilinçsiz bir yok oluş yaşayabiliriz. Ama bunun da önemi yok. Simülasyonun senaryosu elimizde değil. Razı olmamız gereken bir derede yıkanıyoruz. Karşılıksız kıpırdayamayacağımız çıkmaz sokaklarda kendimizle konuşuyoruz. Ve kediler köpeklerle dertleşiyor. Tüketimin boş zihniyle, yaşadığımızı zannediyoruz. Anlayışsızlığın hapishane kuşlarıyız. Kimliksizlik hafızamızı siliyor. Nereye, nasıl, ne zaman yumruk attığımızın farkındayız. Güzel ve eşsiz tablolar yapıyoruz. Ressamını seçemediğimiz kalenin rüzgarlarıyla gün batımı bize eşlik ediyor. Yetemeyeceğimizi biliyoruz her nedense insanlara, doğaya ve şartlara. Çünkü yetecek bir şey yok. Aynalarda suratımıza bakarken boş avlularda voltalar atıyoruz. Herkes, her şey birbirinden habersiz. Dijital koyuluğu gömmek için tepkiler veriyoruz. Doktorların, hemşirelerin bilimin dili dünyayı ayakta tutuyor. Çiçekler balkonlarda, bahçelerde filizleniyor. Ve hayat her zaman devam ediyor. İnsanların rengarenk olduğu karaktersiz ruhların zaferlerini görüyoruz. Ruhumuzla, düşüncelerimizle çatışıyoruz. Geleceğin en ağır antibiyotiği olmadan yaşayacağız. Gidelim bu kurumuş ormanlardan. Sokaklarda, caddelerde yangın gözlerle küfürler ediyor fahişeler. Köşeye sıkışmış olan bir dalganın üstünde sörf yaparken, saatleri, zihinleri umursamayan bir teras katındayız. İçimizden gelen gözlerimizdeki kan yaşları hepimizi hırslandırıyor. Ağır giden bir günü bira kutularıyla kutluyoruz. Gölgeler takip ediyor günahlarımızı. Eksik parçaları birleştirmeye çalışıyoruz. Aşk sevgiyi sorguluyor. Sevgi aşka galip geliyor ve susuyoruz. Tarla başının, Beyoğlu’nun kaldırımlarında hikayesi ölü olanlarla var oluyoruz. İnsanların göremediği tek tabancalarız. Yalınayak terk edilmiş otoyollardan geçiyoruz. Güneş bizi aydınlatırken anılar üstümüze kusuyor. Ve şunu anlıyoruz: Yalnızlığın kalbiyle, hissetmeden, görmeden savaşıyoruz. Ortalık toz dumanla yoğrulurken, gece gündüzle yankılanırken yaşamaya devam ediyoruz. Şiddeti yok ediyoruz, masumiyetle sevişiyoruz. Martıların gözyaşları katıla katıla gülümsemelere dönüşürken zincirlerimizi parçalıyoruz.


0 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör